Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
1,855 Research products, page 1 of 186

  • Publications
  • Other research products
  • Other ORP type
  • Turkish
  • Ege University Institutional Repository

10
arrow_drop_down
Relevance
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Şebnem Üstün; Nimet Tuzomay; Mustafa Yılmaz; Mete Alev; Semra Pala; Eren Akçiçek; Ömer A. Özütemiz;
    Country: Turkey

    Alt gastrointestinal sistem (GİS) yakınması olan kişilerde rektosigmoidoskopik (RSS) inceleme önemli bir tanı yöntemidir. RSS ile çeşitli alt GİS patolojileri saptanırken Entamoeba histolytica trofozoitlerinin meydana getirdiği ülserleri direkt olarak görmek, gerekli görülen yerlerden sürüntü almak da olanaklıdır. Bu çalışmanın amacı herhangibir neden ile uygulanan RSS işlemi sırasında alınan sürüntülerin, E. histolytica tanısında, rutin mikroskopik incelemeye göre duyarlılığını değerlendirilmektir. Çalışmaya alt GİS yakınması olan 248 hasta alınmıştır. Bu hastalarda RSS inceleme isteme nedenleri; %41'inde rektal kanama, %16.5'de diyare, %11.7'sinde konstipasyon, %10.4'ünde karın ağrısı, %3.6'sında malignite, %2.4'ünde anal ağrı, ve %14.4'ünde inkontinans, anal kasıntı, amiloidoz gibi hastalıklardır. RSS incelemesi sonucu hastaların tanıları şöyle sıralanabilir; iç hemoroid (%47.1), normal bulgu (%34.1), kolitis ülseroza (%5,6), anal fissür (%5.2), polip (%1.6), rektit (%3.2), tümör (%1.2) ve amebiosis (%2.0). RSS incelemesi sırasında sürüntü alınan 248 hastanın 5'inde (%2.0) E. histolytica trofozoitleri, dışkı örneklerinin mikroskobik incelenmesinde ise 2 (%0.8) örnekde E. histolytica kist ve trofozoitleri saptanmıştır. The use of rectosigmoidoscopy (RSS) is important in the patients who have lower gastrointestinal tract symptoms. Different kinds of lower GIS pathology are revealed by RSS and it is also possible to see the amebic ulcers which are formed by Entamoeba histolytica and to obtain smears from these ulcers. The aim of this study was to evaluate whether rectal smears are more sensitive in detection of E. histolytica than routine fecal microscopy. In this study, 248 consecutive patients on whom RSS had been performed were investigated. The indications for RSS were hematochezia (41.0%), diarrhea (16.5%), constipation (11.7%), abdominal pain (10.4%), possible malignancy (3.6%), anal pain (2.4%) and incontinence, anal pruritus and amyloidosis (14.4%). The diagnosis given to these patients included internal hemorrhoids (47.1%), ulcerative colitis (5.6%), anal fissure (5.2%), polyps (1.6%), proctitis (3.2%), malignancy (1.2%), and amebiasis (2.0%). Out of all of the patients, 34.1% had normal findings. Five patients (%2.0) had E. histolytica trophozoites in their rectal mucosa smears. Of these only 2 (0.8%) had E. histolytica cysts and trophozoites in their fecal samples.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sinan Kara; Tulgar Toros; Gülçin Başdemir; Akın Kapubağlı;
    Country: Turkey

    The free, non-vascularized iliac crest apophyseal graft has been transplanted onto the acetabulum in two different ways. In the first group, which consists of 15 rabbits, the graft has been inserted in the osteotomy line of the innominate bone. In the second group, which also consists of 15 rabbits it has been inserted in a groove expanding to the cancellous bone, which has been prepared on the acetabulum. The progression of the implantation has been evaluated radiologically in the 6th and 10th weeks and histologically at the end of the 10th week. As a conclusion, it has been stated that in the second group, the graft can form a roof with its own growth potential. Also, in the second group, it has been diagnosed that the over-proliferated apophyseal cartilage carries osteochondromatous charac-teristics. Krista iliakaclan alınan serbest, non-vaskülarize apofiz grefti asetabulumun üzerine iki değişik şekilde transplante edilmiştir. Onbeş tavşanı içeren birinci grupta greft innominat kemik osteotomisinin arasına konulmuş, gene 15 tavşanı içeren ikinci grupta greft atesabulum üzerinde hazırlanan ve spongiöz kemiğe kadar uzanan bir oluğun üzerine yerleştirilmiştir. Greftin gelişimi 6 ve 10. haftalarda radyografi k ve 10. hafta sonunda histolojik olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, ikinci grupta kıkırdak greftin radyografik ve histolojik olarak asetabulum üzerinde büyüme yeteneğine sahip bir çatı oluşturabileceği belirlen-miştir. Gene ikinci grupta iki kalçada aşırı prolifere olan apofiz kıkırdağının osteokondromatöz özellik taşıdığı görülmüştür.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dumanoğlu, Zeynep; Geren, Hakan;
    Country: Turkey

    To evaluate the influence of different N and P levels on the productivity of amaranth, a pot experiment under outdoor condition was conducted on a amaranth genotype (cv. Don Juan) with five nitrogen (0, 50, 100, 150, 200 kg·ha-1) and three phosphor levels (0, 50, 100 kg·ha-1). Some traits tested in the experiment were plant height, harvest index and grain yield, crude protein content and weight of thousand grain. Results indicated that increasing N and P levels positively affected above mentioned traits compared to the control, and the highest grain yield for amaranth obtained from 100 kg P and 150 kg N application per hectare. Farklı azot ve fosfor seviyelerinin horozibiği verimliliği üzerindeki etkisini değerlendirmek için “Don Juan” isimli horozibiği genotipinde, beş azot (0, 5, 10, 15, 20 kg/da) ve üç fosfor (0, 5, 10 kg/da) seviyesinin araştırıldığı bir saksı denemesi dış ortamda yürütülmüştür. Çalışmada bitki boyu, hasat indeksi, tane verimi, tane ham protein oranı ve 1000 tane ağırlığı gibi özellikler incelenmiştir. Sonuçlar, kontrol uygulamasına göre artan N ve P seviyelerinin verim ve verim unsurlarını olumlu yönde etkilediğini ve en yüksek tane veriminin dekara 10 kg P ve 15 kg Nuygulamasından alındığını göstermiştir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yeşim Kardüz; Yüksel Tüzel; Gölgen Bahar Öztekin;
    Country: Turkey

    Kapilar sistemler, besin çözeltisinin bitkiye alttan verildiği sistemler olup; kapalı sistemler olması, su ve gübre tasarrufu sağlaması, besin çözeltisinin dezenfeksiyon gereğini ortadan kaldırması, diğer topraksız tarım sistemlerine göre ucuz olması gibi önemli avantajları nedeniyle gelecek için umut verici uygulamalardır. Ancak ortamda tuz birikimi riski gibi olumsuzlukları da söz konusudur. Kapilar sistemlerde bitki köklerinin besin çözeltisinden yararlanabilmesi ve tuz stresini tolere edebilmesi için iyi bir kök gelişimi gerekmektedir. Bu nedenle araştırmada kapilar sistemde bitki kök gelişimini arttırmak için endo-mikoriza (vesikular arbüsküler mikoriza, VAM) kullanılmış (Mikorizalı: M(+), 250 kg/ha ve mikorizasız: M(-), Kontrol) ve farklı yetiştirme ortamlarında (perlit, klinoptilolit ve Hindistan cevizi torfu) marul (Yedikule, cv.Velvet) ve baş salata (Iceberg, cv. Bombola) yetiştiriciliğine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Denemede ticari olarak AutoPot olarak adlandırılan kapilar sistem kullanılmıştır. Uygulamaların bitki gelişimi, baş ağırlığı ve kalitesine etkileri saptanmıştır. Elde edilen bulgular, ortama mikoriza inokulasyonunun kullanılan ortamlara göre değişmekle beraber, kök mikoriza kolonizasyonunu arttırarak, bitki gelişimi ve verim değerlerini arttırdığını, yaprakların nitrat içeriğini azalttığını göstermiştir. Kullanılan çeşitler arasında önemli bir fark görülmezken, ortamlar arasında Hindistan cevizi torfu ölçülen tüm parametrelerde en yüksek değerlere sahip olarak ön plana çıkmıştır. Hindistan cevizi torfu + mikoriza inokulasyonunun kapilar sistemlerde salata- marul üretiminde başarılı şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. Subirrigation, where water is applied from bottom of the plant root zone and risen with capillary forces through substrate profile is one of the promising applications of soilless culture because of its important advantages such as it isclosed system, saves water and fertilizer, causes no-runoff and not required any disinfection. However, the system has salinity risk in root zone. In order to be able to use nutrients in the nutrient solution and to tolerate salt stress in subirrigation system, roots should be well-grown. Hence, endo-mycorrhiza (vesicular arbuscular mycorrhiza, VAM) was used in this research and the effects of mycorrhiza (with mycorrhiza: M(+), 250 kg/ha, and without mycorrhiza: M(-), Control) inoculation on lettuce (Yedikule: cv. Velvet and Iceberg: cv. Bombola) growing in different substrates (perlite, cocopeat and klinoptilolite) was aimed. Subirrigation system which is commercially registered as Autopot was used as the growing system. The effects of treatments on plant growth, yield and quality were determined. Results obtained showed that mycorrhiza inoculation increased root colonization which varied by different substrates and promoted plant growth and yield; reduced leaf nitrate content. Although there were no significant differences among cultivars, cocopeat showed better performance in all measured parameters among tested substrates. It was concluded that lettuce can be grown successfully in subirrigated systems if as growing media cocopeat inoculated with mycorrhizal fungi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Fatih Şendağ; Mert Kazandı; Fuat Akercan; Mustafa Coşan Terek; Kemal Öztekin;
    Country: Turkey

    AMAÇ: Aktif doğum eyleminde intramusküler petidin ve morfin kullanımının maternal analjezi ve yan etkiler açısından karşılaştırılması GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış nullipar gebe doğum eyleminin aktif fazında 100 mg petidin ya da 5 mg intramusküler morfin alacak şekilde randomize edildi. Çalışmaya katılan tüm olgulara deneme ilaçları ile eş-zamanlı antiemetik metoklopramid uygulandı. Maternal analjezi vizüel analog skor, ağrı şiddetinin ve azalmasının sözel skalası, maternal sedasyon ve kusma ile; yenidoğan sonuçları Apgar skorları ve resussitasyon gereksinimi ile değerlendirildi. BULGULAR: Petidin kullanılan olgularda morfin kullanılanlara göre ilaçların uygulanmasından sonraki 30. ve 60. dakikalarda vizüel analog skor daha yüksek saptandı (p<0.001). Ağrı giderme etkisinin yok ya da az olması petidin grubunda morfin grubuna göre daha yüksek sıklıkta saptandı (%53.3'e karşılık %26.7, p=0.03). Her iki grupta maternal sedasyon açısından fark yoktu, ancak morfin kullanılan olgularda kusmaya daha az rastlandı (p=0.04). Petidin kullanılan olgularda 1. Dakika düşük Apgar skoru sıklığı daha fazla bulundu (p=0.04). SONUÇ: Aktif doğum eyleminde intramuskuler morfin kullanımının yararları petidin ile karşılaştırıldığında daha fazla görünmektedir. Bebekler üzerindeki uzun-dönem etkileri için ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. OBJECTIVE: To compare the analgesic and side effects of intramuscular pethidine with intramuscular morphine in active phase of labor MATERIAL AND METHODS: Sixty nulliparous women were randomized to receive either 100 mg pethidine or 5 mg intramuscular morphine in active phase of labor. All participants received the antiemetic metochlopramide at the same time as the trial drugs. Maternal analgesia asssessed by a visual analog score and verbal scales of pain intensity and pain relief, maternal sedation and vomiting; neonatal outcome assessed by Apgar scores and the need for resuscitation. RESULTS: More women allocated to receiving pethidine than to diamorphine were found to have higher visual analog scores at the 30th and 60th minutes (p<0.01). Slight or no pain relief was reported more frequently in the pethidine compared to morphine group (53.3% versus 26.7%, p=0.03). There was no difference in maternal sedation, but the incidence of vomiting was lower for women who received morphine (p=0.04). Pethidine was associated with lower Apgar scores at 1 minute (p=0.04). CONCLUSION: Intramuscular morphine in labor appears to have some benefits, compared with pethidine. Further research is needed for the long-term effects of these drugs on the infants.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aynur Hindioğlu; Aysun Köse; Serpil Serdar;
    Country: Turkey

    Juvenile mussels collected from the wild were fed with five different marine microalgae species (Chlorella sp., Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta,Chaetoceros calcitrans and Nannochloropsis oculata)for five months.According to the results, significantly higher growth in length and weight were obtained with diets of Tetraselmis suecica and Chaetoceros calcitrans (P<0.05). A better survival rate (90%)was found when mussels were fed with Chaetoceros calcitrans (P<0.05).

  • Other research product . Other ORP type . 2006
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Özgür Çoğulu; Burak Durmaz; Ferda Özkınay;
    Country: Turkey

    Günümüzde genetiğin günlük hayatımızda ve karşılaşılan hastalıkların tamamına yakınında çok önemli rolü olduğu bilinmesine karşın sağlık alanında çalışanların çok az bir kısmı temel genetik kavramları bilmektedir. Genetik hastalıkları anlayabilmek için bu temel kavramlar bilinmelidir. Bir ailenin aile öyküsü genetik "biyopsi" olarak tanımlanabilir. Klinisyenler için ailenin genetik öyküsünü alabilme ve yorumlama becerisi çok önemlidir. Populasyon tabanlı riskleri tanımlayabilen, genetik testlerle tarama yapmasını bilen bir doktorun, bireysel olarak kendisine başvuran kişinin belli bir hastalık için nasıl bir risk altında olduğunu söylemesi kolaylaşır. Genetik tabanlı tıbbi yaklaşımlardan tam olarak yararlanabilmek için yeni bilgilere ve klinik becerilere ihtiyaç vardır. Hayatın yapısal molekülü olan DNA'dan başlayıp gen düzeyine, oradan da kalıtım modellerinin irdelenmesi genetik hastalıklara yaklaşımda büyük kolaylık sağlayacaktır. Bu çalışmada genetik hastalıkların anlaşılabilmesi ve yeterli genetik danışma için bilinmesi gereken temel genetik bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır. Today it is known that genetics plays a major role in daily life and in most of the diseases, yet few health care providers understand basic genetic principles. Understanding of these principles is crucial to get familiar with the genetic diseases. Pedigree analysis can be described as a genetic "biopsy." It is very important for the clinicians learning the skills of obtaining and interpreting a family's genetic history. Awareness of population-based risk and the availability of genetic screening tests help physicians to estimate the likelihood individual risk for a particular genetic disease. In order to fully benefit from genetically based medical approaches, physicians need to have the skills and knowledge to help patients. Knowing essentials from the living molecule DNA to gene and to models of inheritance will bring an easier approach to genetic diseases. Here we aimed to give basic information concerning genetic principles which may help clinicians to understand genetic diseases and to provide a more useful genetic counseling service.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Semra Bilaçeroğlu; Güngör Şahin; Ziya Kumcuoğlu; Hüdaver Alper; Emel Çelikten; Kunter Perim;
    Country: Turkey

    This study was prospectively designed to investigate the utility of thoracic computed tomography (CT) in determining the diagnosis and activity of the disease in cases suspected of thoracic tuberculosis (Tbc). The cases of suspected thoracic Tbc with at least three acid-fast bacilli-negative smears of sputum or nasotracheal aspirate and with lesions of undetermined activity on chest radiogram were enrolled in the study. Conventional thoracic CT scans were obtained in all of the patients and were assessed by two experienced radiologists regarding the pattern and segmental localization of the lesions, diagnosis of highest possibility, differentiation of Tbc and nonTbc disease, and assessment of Tbc activity. If active and inactive lesions were concurrently present, the case was considered as active Tbc. The study was carried out with 125 cases. Of these, 60 were confirmed to be active and 33 to be inactive Tbc, 17: lung cancer, 14: pneumonia and 1: complicated hydatid cyst. By CT, 86.6% of 60 cases of active Tbc and 90.9% of 33 cases of inactive Tbc were assessed accurately. In Tbc, the sensitivity of CT was found to be 91.3%, the specificity: 81.2%, accuracy in differential diagnosis: 88.8%, and accuracy in determining activity: 88.1%. In conclusion, in the cases suspected of thoracic Tbc with delayed bacteriologic or histologic diagnosis, thoracic CT is a highly sensitive, specific and accurate diagnostic method. Bu çalışma, torasik tüberküloz (Tbc) şüpheli olgularda toraks bilgisayarlı tomografisinin (BT), Tbc tanısı ve aktivitesinin belirlenmesindeki yararlılığını araştırmak amacıyla prospektif olarak planlandı. Balgam veya nazotrakeal aspirat yaymasında asido-alkalo rezistan basil (ARB) homojenizasyon ile en az 3 kez negatif ve göğüs radyografisindeki lezyonların aktivitesi belirlenemeyen, torasik Tbc şüpheli olgular çalışmaya alındı. Hastaların tümünde konvansiyonel toraks BT çekildi ve deneyimli 2 radyolog tarafından lezyonun paterni ve segmental lokalizasyonu, en büyük olasılıkla düşünülen tanı, Tbc ve nonTbc hastalık ayrımı ve Tbc aktivitesi açısından değerlendirildi. Aktif ve inaktif lezyonlar birlikte ise, olgu aktif Tbc olarak kaydedildi. Çalışma 125 olgu ile yürütüldü. Bunların 60'ı aktif ve 33'ü inaktif Tbc, 17'si akciğer kanseri, 14'ü pnömoni, 1'i komplike kist hidatik olarak kanıtlandı. Aktif Tbc'li 60 olgunun %86.6'sı, inaktif Tbc'li 33 olgunun %90.9'u BT ile doğru olarak değerlendirildi. Tbc'de, toraks BT'nin sensitivitesi %91.3, spesifisitesi %81.2, ayırıcı tanıda doğruluğu %88.8, aktivitede doğruluğu %88.1 olarak bulundu. Sonuç olarak, bakteriyolojik veya histolojik olarak tanısı geciken torasik Tbc şüpheli olgularda, Tbc tanısı ve aktivitesini belirlemede, toraks BT'nin sensitivite, spesifisite ve doğruluğu yüksek bir tanı yöntemi olduğu kanısına varılmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Gencer Gülbahar Güler; Zafer Bahar Türkyılmaz;
    Country: Turkey

    Sulakalanlar biyolojik çeşitlilikleri ve fonksiyonları ile; su sıkıntısının yaşandığı yüzyılımızda önemi daha da kavranan ayrıcalıklı bir ekosistemdir. Bu ekosistem kendi içerisinde karakteristikleri bakımından çeşitliliğe sahip olup, farklılıklar göstermektedir. Bu çalışma kapsamında ,Selçuk-Pamucak sulak, alanının, bu alana yönelik yapılacak yönetim planlarına envanter oluşturulması amacıyla sınıflandırılması yapılmıştır. Due to their biological diversity and functionalities, wetlands are ecosystems which have increasingly been significant in this century of facing water shortage. Such ecosystems show variations of their characteristics. In this study, a classification of Selçuk-Pamucak wetlands of "B class" quality was made in order to prepare an inventory which could be used in management plans.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dilek Evyapan; Emre Kumral;
    Country: Turkey

    Three cases with "visuospatial stimulus-bound automatic writing behaviour" were identified among 60 patients with acute right cerebral hemispheric stroke. None of 38 control cases with left cerebral hemispheric stroke demonstrated this behaviour. All three cases had quite similar clinical characteristics and writing behaviour was related only with a visuopatial stimulus. We concluded that this syndrome might be specific for right hemispheric stroke and it might be included among other right hemispheric syndromes. Akut sağ serebral hemisferik inme bulunan 60 hasta arasında "vizüospasyal stimulusa-bağımlı otomatik yazma davranışı" gösteren üç olgu belirlenmiştir. Sol serebral hemisferik inme bulunan 38 kontrol olgusunun hiçbiri bu davranışı göstermemiştir. Olguların tümü oldukça birbirine benzer klinik özelliklere sahiptir ve yazma davranışı yalnızca vizüospasyal bir stimulusla bağlantılıdır. Bu sendromun sağ hemisferik inmeler için özel olabileceği ve diğer sağ hemisfer sendromları arasında ele alınabileceği düşünülmüştür.

Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
1,855 Research products, page 1 of 186
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Şebnem Üstün; Nimet Tuzomay; Mustafa Yılmaz; Mete Alev; Semra Pala; Eren Akçiçek; Ömer A. Özütemiz;
    Country: Turkey

    Alt gastrointestinal sistem (GİS) yakınması olan kişilerde rektosigmoidoskopik (RSS) inceleme önemli bir tanı yöntemidir. RSS ile çeşitli alt GİS patolojileri saptanırken Entamoeba histolytica trofozoitlerinin meydana getirdiği ülserleri direkt olarak görmek, gerekli görülen yerlerden sürüntü almak da olanaklıdır. Bu çalışmanın amacı herhangibir neden ile uygulanan RSS işlemi sırasında alınan sürüntülerin, E. histolytica tanısında, rutin mikroskopik incelemeye göre duyarlılığını değerlendirilmektir. Çalışmaya alt GİS yakınması olan 248 hasta alınmıştır. Bu hastalarda RSS inceleme isteme nedenleri; %41'inde rektal kanama, %16.5'de diyare, %11.7'sinde konstipasyon, %10.4'ünde karın ağrısı, %3.6'sında malignite, %2.4'ünde anal ağrı, ve %14.4'ünde inkontinans, anal kasıntı, amiloidoz gibi hastalıklardır. RSS incelemesi sonucu hastaların tanıları şöyle sıralanabilir; iç hemoroid (%47.1), normal bulgu (%34.1), kolitis ülseroza (%5,6), anal fissür (%5.2), polip (%1.6), rektit (%3.2), tümör (%1.2) ve amebiosis (%2.0). RSS incelemesi sırasında sürüntü alınan 248 hastanın 5'inde (%2.0) E. histolytica trofozoitleri, dışkı örneklerinin mikroskobik incelenmesinde ise 2 (%0.8) örnekde E. histolytica kist ve trofozoitleri saptanmıştır. The use of rectosigmoidoscopy (RSS) is important in the patients who have lower gastrointestinal tract symptoms. Different kinds of lower GIS pathology are revealed by RSS and it is also possible to see the amebic ulcers which are formed by Entamoeba histolytica and to obtain smears from these ulcers. The aim of this study was to evaluate whether rectal smears are more sensitive in detection of E. histolytica than routine fecal microscopy. In this study, 248 consecutive patients on whom RSS had been performed were investigated. The indications for RSS were hematochezia (41.0%), diarrhea (16.5%), constipation (11.7%), abdominal pain (10.4%), possible malignancy (3.6%), anal pain (2.4%) and incontinence, anal pruritus and amyloidosis (14.4%). The diagnosis given to these patients included internal hemorrhoids (47.1%), ulcerative colitis (5.6%), anal fissure (5.2%), polyps (1.6%), proctitis (3.2%), malignancy (1.2%), and amebiasis (2.0%). Out of all of the patients, 34.1% had normal findings. Five patients (%2.0) had E. histolytica trophozoites in their rectal mucosa smears. Of these only 2 (0.8%) had E. histolytica cysts and trophozoites in their fecal samples.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sinan Kara; Tulgar Toros; Gülçin Başdemir; Akın Kapubağlı;
    Country: Turkey

    The free, non-vascularized iliac crest apophyseal graft has been transplanted onto the acetabulum in two different ways. In the first group, which consists of 15 rabbits, the graft has been inserted in the osteotomy line of the innominate bone. In the second group, which also consists of 15 rabbits it has been inserted in a groove expanding to the cancellous bone, which has been prepared on the acetabulum. The progression of the implantation has been evaluated radiologically in the 6th and 10th weeks and histologically at the end of the 10th week. As a conclusion, it has been stated that in the second group, the graft can form a roof with its own growth potential. Also, in the second group, it has been diagnosed that the over-proliferated apophyseal cartilage carries osteochondromatous charac-teristics. Krista iliakaclan alınan serbest, non-vaskülarize apofiz grefti asetabulumun üzerine iki değişik şekilde transplante edilmiştir. Onbeş tavşanı içeren birinci grupta greft innominat kemik osteotomisinin arasına konulmuş, gene 15 tavşanı içeren ikinci grupta greft atesabulum üzerinde hazırlanan ve spongiöz kemiğe kadar uzanan bir oluğun üzerine yerleştirilmiştir. Greftin gelişimi 6 ve 10. haftalarda radyografi k ve 10. hafta sonunda histolojik olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, ikinci grupta kıkırdak greftin radyografik ve histolojik olarak asetabulum üzerinde büyüme yeteneğine sahip bir çatı oluşturabileceği belirlen-miştir. Gene ikinci grupta iki kalçada aşırı prolifere olan apofiz kıkırdağının osteokondromatöz özellik taşıdığı görülmüştür.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dumanoğlu, Zeynep; Geren, Hakan;
    Country: Turkey

    To evaluate the influence of different N and P levels on the productivity of amaranth, a pot experiment under outdoor condition was conducted on a amaranth genotype (cv. Don Juan) with five nitrogen (0, 50, 100, 150, 200 kg·ha-1) and three phosphor levels (0, 50, 100 kg·ha-1). Some traits tested in the experiment were plant height, harvest index and grain yield, crude protein content and weight of thousand grain. Results indicated that increasing N and P levels positively affected above mentioned traits compared to the control, and the highest grain yield for amaranth obtained from 100 kg P and 150 kg N application per hectare. Farklı azot ve fosfor seviyelerinin horozibiği verimliliği üzerindeki etkisini değerlendirmek için “Don Juan” isimli horozibiği genotipinde, beş azot (0, 5, 10, 15, 20 kg/da) ve üç fosfor (0, 5, 10 kg/da) seviyesinin araştırıldığı bir saksı denemesi dış ortamda yürütülmüştür. Çalışmada bitki boyu, hasat indeksi, tane verimi, tane ham protein oranı ve 1000 tane ağırlığı gibi özellikler incelenmiştir. Sonuçlar, kontrol uygulamasına göre artan N ve P seviyelerinin verim ve verim unsurlarını olumlu yönde etkilediğini ve en yüksek tane veriminin dekara 10 kg P ve 15 kg Nuygulamasından alındığını göstermiştir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yeşim Kardüz; Yüksel Tüzel; Gölgen Bahar Öztekin;
    Country: Turkey

    Kapilar sistemler, besin çözeltisinin bitkiye alttan verildiği sistemler olup; kapalı sistemler olması, su ve gübre tasarrufu sağlaması, besin çözeltisinin dezenfeksiyon gereğini ortadan kaldırması, diğer topraksız tarım sistemlerine göre ucuz olması gibi önemli avantajları nedeniyle gelecek için umut verici uygulamalardır. Ancak ortamda tuz birikimi riski gibi olumsuzlukları da söz konusudur. Kapilar sistemlerde bitki köklerinin besin çözeltisinden yararlanabilmesi ve tuz stresini tolere edebilmesi için iyi bir kök gelişimi gerekmektedir. Bu nedenle araştırmada kapilar sistemde bitki kök gelişimini arttırmak için endo-mikoriza (vesikular arbüsküler mikoriza, VAM) kullanılmış (Mikorizalı: M(+), 250 kg/ha ve mikorizasız: M(-), Kontrol) ve farklı yetiştirme ortamlarında (perlit, klinoptilolit ve Hindistan cevizi torfu) marul (Yedikule, cv.Velvet) ve baş salata (Iceberg, cv. Bombola) yetiştiriciliğine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Denemede ticari olarak AutoPot olarak adlandırılan kapilar sistem kullanılmıştır. Uygulamaların bitki gelişimi, baş ağırlığı ve kalitesine etkileri saptanmıştır. Elde edilen bulgular, ortama mikoriza inokulasyonunun kullanılan ortamlara göre değişmekle beraber, kök mikoriza kolonizasyonunu arttırarak, bitki gelişimi ve verim değerlerini arttırdığını, yaprakların nitrat içeriğini azalttığını göstermiştir. Kullanılan çeşitler arasında önemli bir fark görülmezken, ortamlar arasında Hindistan cevizi torfu ölçülen tüm parametrelerde en yüksek değerlere sahip olarak ön plana çıkmıştır. Hindistan cevizi torfu + mikoriza inokulasyonunun kapilar sistemlerde salata- marul üretiminde başarılı şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. Subirrigation, where water is applied from bottom of the plant root zone and risen with capillary forces through substrate profile is one of the promising applications of soilless culture because of its important advantages such as it isclosed system, saves water and fertilizer, causes no-runoff and not required any disinfection. However, the system has salinity risk in root zone. In order to be able to use nutrients in the nutrient solution and to tolerate salt stress in subirrigation system, roots should be well-grown. Hence, endo-mycorrhiza (vesicular arbuscular mycorrhiza, VAM) was used in this research and the effects of mycorrhiza (with mycorrhiza: M(+), 250 kg/ha, and without mycorrhiza: M(-), Control) inoculation on lettuce (Yedikule: cv. Velvet and Iceberg: cv. Bombola) growing in different substrates (perlite, cocopeat and klinoptilolite) was aimed. Subirrigation system which is commercially registered as Autopot was used as the growing system. The effects of treatments on plant growth, yield and quality were determined. Results obtained showed that mycorrhiza inoculation increased root colonization which varied by different substrates and promoted plant growth and yield; reduced leaf nitrate content. Although there were no significant differences among cultivars, cocopeat showed better performance in all measured parameters among tested substrates. It was concluded that lettuce can be grown successfully in subirrigated systems if as growing media cocopeat inoculated with mycorrhizal fungi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Fatih Şendağ; Mert Kazandı; Fuat Akercan; Mustafa Coşan Terek; Kemal Öztekin;
    Country: Turkey

    AMAÇ: Aktif doğum eyleminde intramusküler petidin ve morfin kullanımının maternal analjezi ve yan etkiler açısından karşılaştırılması GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış nullipar gebe doğum eyleminin aktif fazında 100 mg petidin ya da 5 mg intramusküler morfin alacak şekilde randomize edildi. Çalışmaya katılan tüm olgulara deneme ilaçları ile eş-zamanlı antiemetik metoklopramid uygulandı. Maternal analjezi vizüel analog skor, ağrı şiddetinin ve azalmasının sözel skalası, maternal sedasyon ve kusma ile; yenidoğan sonuçları Apgar skorları ve resussitasyon gereksinimi ile değerlendirildi. BULGULAR: Petidin kullanılan olgularda morfin kullanılanlara göre ilaçların uygulanmasından sonraki 30. ve 60. dakikalarda vizüel analog skor daha yüksek saptandı (p<0.001). Ağrı giderme etkisinin yok ya da az olması petidin grubunda morfin grubuna göre daha yüksek sıklıkta saptandı (%53.3'e karşılık %26.7, p=0.03). Her iki grupta maternal sedasyon açısından fark yoktu, ancak morfin kullanılan olgularda kusmaya daha az rastlandı (p=0.04). Petidin kullanılan olgularda 1. Dakika düşük Apgar skoru sıklığı daha fazla bulundu (p=0.04). SONUÇ: Aktif doğum eyleminde intramuskuler morfin kullanımının yararları petidin ile karşılaştırıldığında daha fazla görünmektedir. Bebekler üzerindeki uzun-dönem etkileri için ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. OBJECTIVE: To compare the analgesic and side effects of intramuscular pethidine with intramuscular morphine in active phase of labor MATERIAL AND METHODS: Sixty nulliparous women were randomized to receive either 100 mg pethidine or 5 mg intramuscular morphine in active phase of labor. All participants received the antiemetic metochlopramide at the same time as the trial drugs. Maternal analgesia asssessed by a visual analog score and verbal scales of pain intensity and pain relief, maternal sedation and vomiting; neonatal outcome assessed by Apgar scores and the need for resuscitation. RESULTS: More women allocated to receiving pethidine than to diamorphine were found to have higher visual analog scores at the 30th and 60th minutes (p<0.01). Slight or no pain relief was reported more frequently in the pethidine compared to morphine group (53.3% versus 26.7%, p=0.03). There was no difference in maternal sedation, but the incidence of vomiting was lower for women who received morphine (p=0.04). Pethidine was associated with lower Apgar scores at 1 minute (p=0.04). CONCLUSION: Intramuscular morphine in labor appears to have some benefits, compared with pethidine. Further research is needed for the long-term effects of these drugs on the infants.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aynur Hindioğlu; Aysun Köse; Serpil Serdar;
    Country: Turkey

    Juvenile mussels collected from the wild were fed with five different marine microalgae species (Chlorella sp., Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta,Chaetoceros calcitrans and Nannochloropsis oculata)for five months.According to the results, significantly higher growth in length and weight were obtained with diets of Tetraselmis suecica and Chaetoceros calcitrans (P<0.05). A better survival rate (90%)was found when mussels were fed with Chaetoceros calcitrans (P<0.05).

  • Other research product . Other ORP type . 2006
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Özgür Çoğulu; Burak Durmaz; Ferda Özkınay;
    Country: Turkey

    Günümüzde genetiğin günlük hayatımızda ve karşılaşılan hastalıkların tamamına yakınında çok önemli rolü olduğu bilinmesine karşın sağlık alanında çalışanların çok az bir kısmı temel genetik kavramları bilmektedir. Genetik hastalıkları anlayabilmek için bu temel kavramlar bilinmelidir. Bir ailenin aile öyküsü genetik "biyopsi" olarak tanımlanabilir. Klinisyenler için ailenin genetik öyküsünü alabilme ve yorumlama becerisi çok önemlidir. Populasyon tabanlı riskleri tanımlayabilen, genetik testlerle tarama yapmasını bilen bir doktorun, bireysel olarak kendisine başvuran kişinin belli bir hastalık için nasıl bir risk altında olduğunu söylemesi kolaylaşır. Genetik tabanlı tıbbi yaklaşımlardan tam olarak yararlanabilmek için yeni bilgilere ve klinik becerilere ihtiyaç vardır. Hayatın yapısal molekülü olan DNA'dan başlayıp gen düzeyine, oradan da kalıtım modellerinin irdelenmesi genetik hastalıklara yaklaşımda büyük kolaylık sağlayacaktır. Bu çalışmada genetik hastalıkların anlaşılabilmesi ve yeterli genetik danışma için bilinmesi gereken temel genetik bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır. Today it is known that genetics plays a major role in daily life and in most of the diseases, yet few health care providers understand basic genetic principles. Understanding of these principles is crucial to get familiar with the genetic diseases. Pedigree analysis can be described as a genetic "biopsy." It is very important for the clinicians learning the skills of obtaining and interpreting a family's genetic history. Awareness of population-based risk and the availability of genetic screening tests help physicians to estimate the likelihood individual risk for a particular genetic disease. In order to fully benefit from genetically based medical approaches, physicians need to have the skills and knowledge to help patients. Knowing essentials from the living molecule DNA to gene and to models of inheritance will bring an easier approach to genetic diseases. Here we aimed to give basic information concerning genetic principles which may help clinicians to understand genetic diseases and to provide a more useful genetic counseling service.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Semra Bilaçeroğlu; Güngör Şahin; Ziya Kumcuoğlu; Hüdaver Alper; Emel Çelikten; Kunter Perim;
    Country: Turkey

    This study was prospectively designed to investigate the utility of thoracic computed tomography (CT) in determining the diagnosis and activity of the disease in cases suspected of thoracic tuberculosis (Tbc). The cases of suspected thoracic Tbc with at least three acid-fast bacilli-negative smears of sputum or nasotracheal aspirate and with lesions of undetermined activity on chest radiogram were enrolled in the study. Conventional thoracic CT scans were obtained in all of the patients and were assessed by two experienced radiologists regarding the pattern and segmental localization of the lesions, diagnosis of highest possibility, differentiation of Tbc and nonTbc disease, and assessment of Tbc activity. If active and inactive lesions were concurrently present, the case was considered as active Tbc. The study was carried out with 125 cases. Of these, 60 were confirmed to be active and 33 to be inactive Tbc, 17: lung cancer, 14: pneumonia and 1: complicated hydatid cyst. By CT, 86.6% of 60 cases of active Tbc and 90.9% of 33 cases of inactive Tbc were assessed accurately. In Tbc, the sensitivity of CT was found to be 91.3%, the specificity: 81.2%, accuracy in differential diagnosis: 88.8%, and accuracy in determining activity: 88.1%. In conclusion, in the cases suspected of thoracic Tbc with delayed bacteriologic or histologic diagnosis, thoracic CT is a highly sensitive, specific and accurate diagnostic method. Bu çalışma, torasik tüberküloz (Tbc) şüpheli olgularda toraks bilgisayarlı tomografisinin (BT), Tbc tanısı ve aktivitesinin belirlenmesindeki yararlılığını araştırmak amacıyla prospektif olarak planlandı. Balgam veya nazotrakeal aspirat yaymasında asido-alkalo rezistan basil (ARB) homojenizasyon ile en az 3 kez negatif ve göğüs radyografisindeki lezyonların aktivitesi belirlenemeyen, torasik Tbc şüpheli olgular çalışmaya alındı. Hastaların tümünde konvansiyonel toraks BT çekildi ve deneyimli 2 radyolog tarafından lezyonun paterni ve segmental lokalizasyonu, en büyük olasılıkla düşünülen tanı, Tbc ve nonTbc hastalık ayrımı ve Tbc aktivitesi açısından değerlendirildi. Aktif ve inaktif lezyonlar birlikte ise, olgu aktif Tbc olarak kaydedildi. Çalışma 125 olgu ile yürütüldü. Bunların 60'ı aktif ve 33'ü inaktif Tbc, 17'si akciğer kanseri, 14'ü pnömoni, 1'i komplike kist hidatik olarak kanıtlandı. Aktif Tbc'li 60 olgunun %86.6'sı, inaktif Tbc'li 33 olgunun %90.9'u BT ile doğru olarak değerlendirildi. Tbc'de, toraks BT'nin sensitivitesi %91.3, spesifisitesi %81.2, ayırıcı tanıda doğruluğu %88.8, aktivitede doğruluğu %88.1 olarak bulundu. Sonuç olarak, bakteriyolojik veya histolojik olarak tanısı geciken torasik Tbc şüpheli olgularda, Tbc tanısı ve aktivitesini belirlemede, toraks BT'nin sensitivite, spesifisite ve doğruluğu yüksek bir tanı yöntemi olduğu kanısına varılmıştır.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Gencer Gülbahar Güler; Zafer Bahar Türkyılmaz;
    Country: Turkey

    Sulakalanlar biyolojik çeşitlilikleri ve fonksiyonları ile; su sıkıntısının yaşandığı yüzyılımızda önemi daha da kavranan ayrıcalıklı bir ekosistemdir. Bu ekosistem kendi içerisinde karakteristikleri bakımından çeşitliliğe sahip olup, farklılıklar göstermektedir. Bu çalışma kapsamında ,Selçuk-Pamucak sulak, alanının, bu alana yönelik yapılacak yönetim planlarına envanter oluşturulması amacıyla sınıflandırılması yapılmıştır. Due to their biological diversity and functionalities, wetlands are ecosystems which have increasingly been significant in this century of facing water shortage. Such ecosystems show variations of their characteristics. In this study, a classification of Selçuk-Pamucak wetlands of "B class" quality was made in order to prepare an inventory which could be used in management plans.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dilek Evyapan; Emre Kumral;
    Country: Turkey

    Three cases with "visuospatial stimulus-bound automatic writing behaviour" were identified among 60 patients with acute right cerebral hemispheric stroke. None of 38 control cases with left cerebral hemispheric stroke demonstrated this behaviour. All three cases had quite similar clinical characteristics and writing behaviour was related only with a visuopatial stimulus. We concluded that this syndrome might be specific for right hemispheric stroke and it might be included among other right hemispheric syndromes. Akut sağ serebral hemisferik inme bulunan 60 hasta arasında "vizüospasyal stimulusa-bağımlı otomatik yazma davranışı" gösteren üç olgu belirlenmiştir. Sol serebral hemisferik inme bulunan 38 kontrol olgusunun hiçbiri bu davranışı göstermemiştir. Olguların tümü oldukça birbirine benzer klinik özelliklere sahiptir ve yazma davranışı yalnızca vizüospasyal bir stimulusla bağlantılıdır. Bu sendromun sağ hemisferik inmeler için özel olabileceği ve diğer sağ hemisfer sendromları arasında ele alınabileceği düşünülmüştür.

Send a message
How can we help?
We usually respond in a few hours.