Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
2,404 Research products, page 1 of 241

  • Research data
  • Research software
  • Other research products
  • Other ORP type
  • TR
  • Ege University Institutional Repository

10
arrow_drop_down
Relevance
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Şebnem Üstün; Nimet Tuzomay; Mustafa Yılmaz; Mete Alev; Semra Pala; Eren Akçiçek; Ömer A. Özütemiz;
    Country: Turkey

    Alt gastrointestinal sistem (GİS) yakınması olan kişilerde rektosigmoidoskopik (RSS) inceleme önemli bir tanı yöntemidir. RSS ile çeşitli alt GİS patolojileri saptanırken Entamoeba histolytica trofozoitlerinin meydana getirdiği ülserleri direkt olarak görmek, gerekli görülen yerlerden sürüntü almak da olanaklıdır. Bu çalışmanın amacı herhangibir neden ile uygulanan RSS işlemi sırasında alınan sürüntülerin, E. histolytica tanısında, rutin mikroskopik incelemeye göre duyarlılığını değerlendirilmektir. Çalışmaya alt GİS yakınması olan 248 hasta alınmıştır. Bu hastalarda RSS inceleme isteme nedenleri; %41'inde rektal kanama, %16.5'de diyare, %11.7'sinde konstipasyon, %10.4'ünde karın ağrısı, %3.6'sında malignite, %2.4'ünde anal ağrı, ve %14.4'ünde inkontinans, anal kasıntı, amiloidoz gibi hastalıklardır. RSS incelemesi sonucu hastaların tanıları şöyle sıralanabilir; iç hemoroid (%47.1), normal bulgu (%34.1), kolitis ülseroza (%5,6), anal fissür (%5.2), polip (%1.6), rektit (%3.2), tümör (%1.2) ve amebiosis (%2.0). RSS incelemesi sırasında sürüntü alınan 248 hastanın 5'inde (%2.0) E. histolytica trofozoitleri, dışkı örneklerinin mikroskobik incelenmesinde ise 2 (%0.8) örnekde E. histolytica kist ve trofozoitleri saptanmıştır. The use of rectosigmoidoscopy (RSS) is important in the patients who have lower gastrointestinal tract symptoms. Different kinds of lower GIS pathology are revealed by RSS and it is also possible to see the amebic ulcers which are formed by Entamoeba histolytica and to obtain smears from these ulcers. The aim of this study was to evaluate whether rectal smears are more sensitive in detection of E. histolytica than routine fecal microscopy. In this study, 248 consecutive patients on whom RSS had been performed were investigated. The indications for RSS were hematochezia (41.0%), diarrhea (16.5%), constipation (11.7%), abdominal pain (10.4%), possible malignancy (3.6%), anal pain (2.4%) and incontinence, anal pruritus and amyloidosis (14.4%). The diagnosis given to these patients included internal hemorrhoids (47.1%), ulcerative colitis (5.6%), anal fissure (5.2%), polyps (1.6%), proctitis (3.2%), malignancy (1.2%), and amebiasis (2.0%). Out of all of the patients, 34.1% had normal findings. Five patients (%2.0) had E. histolytica trophozoites in their rectal mucosa smears. Of these only 2 (0.8%) had E. histolytica cysts and trophozoites in their fecal samples.

  • Other research product . Other ORP type . 1999
    Open Access English
    Authors: 
    Önçağ, Özant; Elbek, Çiğdem; Özkınay, Ferda;
    Country: Turkey

    Hypohidrotic ectodermal dysplasia is a rare congenital syndrome which affects ectodermal structures. It is usually transmitted as an X-linked recessive trait. Rarely it can be transmitted autosomal recessively. Manifestations of this disorder may include teeth, skin, hair, nails and sweat glands. Most affected children require extensive dental treatment to restore their appearance and promote normal growth and development.

  • Open Access English
    Authors: 
    İbrahim Aydoğdu; Nur Yüceyar; Nefati Kıylıoğlu; Sultan Tarlacı; Yaprak Seçil; Murat Pehlivan; Cumhur Ertekin;
    Country: Turkey

    Normal yaşlanmanın orofaringiyal yutma üzerine olan etkilerini disfaji ile ilişkili olan bozukluklarından ayırt etmek önemlidir. Bu çalışmada farklı yaş gruplarından oluşan normal erişkin bireylerde orofaringiyal yutmanın yaşla birlikte ortaya çıkan nörofizyolojik değişikliklerini saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma yaşları 17-81 arasında değişen 3 farklı yaş grubundaki toplam 110 sağlıklı erişkinde elektrofizyolojik yöntemler kullanılarak yapılmıştır. Kuru ve 3 ml su yutma sırasında submental/suprahyoid kasların EMG aktivitesi (SM-EMG) yüzeyel elektrodlar aracılığıyla yazdrılımış ve larinks hareketleri bir piezo-elektrik sensor kullanılarak kayıtlanmıştır. Bu yöntem ile yutma sırasında SM-EMG total süre ve amplitüdü, larinksin yukarı pozisyonda kalış süresi, yutmanın değişkenliği (yutma jitteri) ve yutma refleksinin tetiklenme süresi (A-0 intervali) 3 farklı yaş grubunda ölçülerek karşılaştırılmıştır. Tüm bu parameterler yaş ile birlikte etkilenmektedir. SM-EMG amplitüdü dışında tüm parametrelerde yaş artışı ile uzama ortaya çıkmaktadır. SM-EMG total süresi, yutmanın tetiklenme süresi ve yutma jitteri genç grub ile karşılaştırıldğında yaşlı grupta anlamlı olarak artış göstermektedir. SM-EMG amplitüdü ise yaşlı grupta anlamlı olarak düşüktür. Yutmanın faringiyal refleks fazının tetiklenmesinde gecikme ve orofaringiyal fazın total süresinin uzaması yaşlı grupta değişen en önemli parametrelerdir. Sonuç olarak, bu çalışmada artan yaş ile birlikte orofaringiyal yutmada önemli fizyolojik değişiklikler ortaya çıkmasına karşın yutmanın temel paterninde bir değişiklik olmadığı saptanmıştır. It is important to distinguish the effects of normal aging on oropharyngeal swallowing from many disorders which may lead to dysphagia. The purpose of this study was to determine the neurophysiological alterations of normal aging on the oropharyngeal swallowing in normal subjects with different age groups. We studied three different age groups, a total of 110 healthy volunteers with an age range between 17 and 81 years by using electrophysiological methods. The EMG activity of submental / suprahyoid muscles (SM-EMG) and mechanical upward and downward laryngeal movements were recorded during dry and wet (3 ml water) swallowing. By this method, the total duration and the amplitude of SM-EMG, the time of upward displacement of the larynx, swallowing variability (jitter) and A-0 interval (an interval related to triggering of the swallowing reflex) were measured from subjects of the three different age groups. All parameters were influenced by advanced age. Several parameters, including total duration of SM-EMG, time necessary for triggering of the swallowing reflex and swallowing variability were significantly increased in the oldest age group compared with those in the younger age groups. It was also found that the delay in triggering the pharyngeal stage of swallowing is one of the important parameters that altered in the elderly. In this study, it has been demonstrated that some physiological changes occur in oropharyngeal swallowing with increasing age without any alteration in the basic pattern of deglutition.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sinan Kara; Tulgar Toros; Gülçin Başdemir; Akın Kapubağlı;
    Country: Turkey

    The free, non-vascularized iliac crest apophyseal graft has been transplanted onto the acetabulum in two different ways. In the first group, which consists of 15 rabbits, the graft has been inserted in the osteotomy line of the innominate bone. In the second group, which also consists of 15 rabbits it has been inserted in a groove expanding to the cancellous bone, which has been prepared on the acetabulum. The progression of the implantation has been evaluated radiologically in the 6th and 10th weeks and histologically at the end of the 10th week. As a conclusion, it has been stated that in the second group, the graft can form a roof with its own growth potential. Also, in the second group, it has been diagnosed that the over-proliferated apophyseal cartilage carries osteochondromatous charac-teristics. Krista iliakaclan alınan serbest, non-vaskülarize apofiz grefti asetabulumun üzerine iki değişik şekilde transplante edilmiştir. Onbeş tavşanı içeren birinci grupta greft innominat kemik osteotomisinin arasına konulmuş, gene 15 tavşanı içeren ikinci grupta greft atesabulum üzerinde hazırlanan ve spongiöz kemiğe kadar uzanan bir oluğun üzerine yerleştirilmiştir. Greftin gelişimi 6 ve 10. haftalarda radyografi k ve 10. hafta sonunda histolojik olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, ikinci grupta kıkırdak greftin radyografik ve histolojik olarak asetabulum üzerinde büyüme yeteneğine sahip bir çatı oluşturabileceği belirlen-miştir. Gene ikinci grupta iki kalçada aşırı prolifere olan apofiz kıkırdağının osteokondromatöz özellik taşıdığı görülmüştür.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dumanoğlu, Zeynep; Geren, Hakan;
    Country: Turkey

    To evaluate the influence of different N and P levels on the productivity of amaranth, a pot experiment under outdoor condition was conducted on a amaranth genotype (cv. Don Juan) with five nitrogen (0, 50, 100, 150, 200 kg·ha-1) and three phosphor levels (0, 50, 100 kg·ha-1). Some traits tested in the experiment were plant height, harvest index and grain yield, crude protein content and weight of thousand grain. Results indicated that increasing N and P levels positively affected above mentioned traits compared to the control, and the highest grain yield for amaranth obtained from 100 kg P and 150 kg N application per hectare. Farklı azot ve fosfor seviyelerinin horozibiği verimliliği üzerindeki etkisini değerlendirmek için “Don Juan” isimli horozibiği genotipinde, beş azot (0, 5, 10, 15, 20 kg/da) ve üç fosfor (0, 5, 10 kg/da) seviyesinin araştırıldığı bir saksı denemesi dış ortamda yürütülmüştür. Çalışmada bitki boyu, hasat indeksi, tane verimi, tane ham protein oranı ve 1000 tane ağırlığı gibi özellikler incelenmiştir. Sonuçlar, kontrol uygulamasına göre artan N ve P seviyelerinin verim ve verim unsurlarını olumlu yönde etkilediğini ve en yüksek tane veriminin dekara 10 kg P ve 15 kg Nuygulamasından alındığını göstermiştir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yeşim Kardüz; Yüksel Tüzel; Gölgen Bahar Öztekin;
    Country: Turkey

    Kapilar sistemler, besin çözeltisinin bitkiye alttan verildiği sistemler olup; kapalı sistemler olması, su ve gübre tasarrufu sağlaması, besin çözeltisinin dezenfeksiyon gereğini ortadan kaldırması, diğer topraksız tarım sistemlerine göre ucuz olması gibi önemli avantajları nedeniyle gelecek için umut verici uygulamalardır. Ancak ortamda tuz birikimi riski gibi olumsuzlukları da söz konusudur. Kapilar sistemlerde bitki köklerinin besin çözeltisinden yararlanabilmesi ve tuz stresini tolere edebilmesi için iyi bir kök gelişimi gerekmektedir. Bu nedenle araştırmada kapilar sistemde bitki kök gelişimini arttırmak için endo-mikoriza (vesikular arbüsküler mikoriza, VAM) kullanılmış (Mikorizalı: M(+), 250 kg/ha ve mikorizasız: M(-), Kontrol) ve farklı yetiştirme ortamlarında (perlit, klinoptilolit ve Hindistan cevizi torfu) marul (Yedikule, cv.Velvet) ve baş salata (Iceberg, cv. Bombola) yetiştiriciliğine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Denemede ticari olarak AutoPot olarak adlandırılan kapilar sistem kullanılmıştır. Uygulamaların bitki gelişimi, baş ağırlığı ve kalitesine etkileri saptanmıştır. Elde edilen bulgular, ortama mikoriza inokulasyonunun kullanılan ortamlara göre değişmekle beraber, kök mikoriza kolonizasyonunu arttırarak, bitki gelişimi ve verim değerlerini arttırdığını, yaprakların nitrat içeriğini azalttığını göstermiştir. Kullanılan çeşitler arasında önemli bir fark görülmezken, ortamlar arasında Hindistan cevizi torfu ölçülen tüm parametrelerde en yüksek değerlere sahip olarak ön plana çıkmıştır. Hindistan cevizi torfu + mikoriza inokulasyonunun kapilar sistemlerde salata- marul üretiminde başarılı şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. Subirrigation, where water is applied from bottom of the plant root zone and risen with capillary forces through substrate profile is one of the promising applications of soilless culture because of its important advantages such as it isclosed system, saves water and fertilizer, causes no-runoff and not required any disinfection. However, the system has salinity risk in root zone. In order to be able to use nutrients in the nutrient solution and to tolerate salt stress in subirrigation system, roots should be well-grown. Hence, endo-mycorrhiza (vesicular arbuscular mycorrhiza, VAM) was used in this research and the effects of mycorrhiza (with mycorrhiza: M(+), 250 kg/ha, and without mycorrhiza: M(-), Control) inoculation on lettuce (Yedikule: cv. Velvet and Iceberg: cv. Bombola) growing in different substrates (perlite, cocopeat and klinoptilolite) was aimed. Subirrigation system which is commercially registered as Autopot was used as the growing system. The effects of treatments on plant growth, yield and quality were determined. Results obtained showed that mycorrhiza inoculation increased root colonization which varied by different substrates and promoted plant growth and yield; reduced leaf nitrate content. Although there were no significant differences among cultivars, cocopeat showed better performance in all measured parameters among tested substrates. It was concluded that lettuce can be grown successfully in subirrigated systems if as growing media cocopeat inoculated with mycorrhizal fungi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Fatih Şendağ; Mert Kazandı; Fuat Akercan; Mustafa Coşan Terek; Kemal Öztekin;
    Country: Turkey

    AMAÇ: Aktif doğum eyleminde intramusküler petidin ve morfin kullanımının maternal analjezi ve yan etkiler açısından karşılaştırılması GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış nullipar gebe doğum eyleminin aktif fazında 100 mg petidin ya da 5 mg intramusküler morfin alacak şekilde randomize edildi. Çalışmaya katılan tüm olgulara deneme ilaçları ile eş-zamanlı antiemetik metoklopramid uygulandı. Maternal analjezi vizüel analog skor, ağrı şiddetinin ve azalmasının sözel skalası, maternal sedasyon ve kusma ile; yenidoğan sonuçları Apgar skorları ve resussitasyon gereksinimi ile değerlendirildi. BULGULAR: Petidin kullanılan olgularda morfin kullanılanlara göre ilaçların uygulanmasından sonraki 30. ve 60. dakikalarda vizüel analog skor daha yüksek saptandı (p<0.001). Ağrı giderme etkisinin yok ya da az olması petidin grubunda morfin grubuna göre daha yüksek sıklıkta saptandı (%53.3'e karşılık %26.7, p=0.03). Her iki grupta maternal sedasyon açısından fark yoktu, ancak morfin kullanılan olgularda kusmaya daha az rastlandı (p=0.04). Petidin kullanılan olgularda 1. Dakika düşük Apgar skoru sıklığı daha fazla bulundu (p=0.04). SONUÇ: Aktif doğum eyleminde intramuskuler morfin kullanımının yararları petidin ile karşılaştırıldığında daha fazla görünmektedir. Bebekler üzerindeki uzun-dönem etkileri için ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. OBJECTIVE: To compare the analgesic and side effects of intramuscular pethidine with intramuscular morphine in active phase of labor MATERIAL AND METHODS: Sixty nulliparous women were randomized to receive either 100 mg pethidine or 5 mg intramuscular morphine in active phase of labor. All participants received the antiemetic metochlopramide at the same time as the trial drugs. Maternal analgesia asssessed by a visual analog score and verbal scales of pain intensity and pain relief, maternal sedation and vomiting; neonatal outcome assessed by Apgar scores and the need for resuscitation. RESULTS: More women allocated to receiving pethidine than to diamorphine were found to have higher visual analog scores at the 30th and 60th minutes (p<0.01). Slight or no pain relief was reported more frequently in the pethidine compared to morphine group (53.3% versus 26.7%, p=0.03). There was no difference in maternal sedation, but the incidence of vomiting was lower for women who received morphine (p=0.04). Pethidine was associated with lower Apgar scores at 1 minute (p=0.04). CONCLUSION: Intramuscular morphine in labor appears to have some benefits, compared with pethidine. Further research is needed for the long-term effects of these drugs on the infants.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aynur Hindioğlu; Aysun Köse; Serpil Serdar;
    Country: Turkey

    Juvenile mussels collected from the wild were fed with five different marine microalgae species (Chlorella sp., Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta,Chaetoceros calcitrans and Nannochloropsis oculata)for five months.According to the results, significantly higher growth in length and weight were obtained with diets of Tetraselmis suecica and Chaetoceros calcitrans (P<0.05). A better survival rate (90%)was found when mussels were fed with Chaetoceros calcitrans (P<0.05).

  • Open Access English
    Authors: 
    Gülinnaz Alper; Taner Onat; Ömür Erkızan; Filiz Özerkan; Azem Akıllı;
    Country: Turkey

    Cardiac Troponin T (TnT) is a regulatory contractile protein not normally found in blood. Its detection in the circulation has been shown to be a sensitive and specific marker for myocardial cell damage. This study was designed to evaluate the diagnostic efficiency of TnT enzyme immunoassay in detecting myocardial damage in patients with stable angina pectoris undergoing visually successful percutaneous transluminal coronary angioplasty (PTCA) and to compare this newly developed test with the conventionally used cardiac enzyme tests. The study population consisted of 24 patients (3 females and 21 males) with a mean age of 55±9 years. Serial blood samples were drawn for measurement of serum Tn T, CPK and CK-MB activities before the PTCA procedure and at the 4th, 8th and 16th hours thereafter. At the same time, ECG was also recorded. We used an enzyme immunologic assay for the quantitative determination of serum Tn T and enzymatic methods for CPK and CK-MB. Tn T levels >0.2 ng/ml, CPK levels >190 U/L and CK-MB levels >24 U/L were assumed to be an abnormal increase and indicative of myocardial injury. None of the patients showed either ECG evidence of myocardial infarction or CPK elevation. However, Tn T was elevated in 15 of 24 patients (62.5%) while CK-MB was elevated in only 6 of them (25%), whose Tn T levels were also elevated. Patients with elevated Tn T and CK-MB did not differ from the others with respect to demographic data or in the PTCA procedure. Serum Tn T and CK-MB levels were more elevated in patients with type C (morphologically complex) and multivessel lesions. The results of this study demonstrate the high diagnostic sensitivity of Tn T versus CK-MB and CPK in detecting minor mycardial damage after successful PTCA.

  • Other research product . Other ORP type . 2006
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Özgür Çoğulu; Burak Durmaz; Ferda Özkınay;
    Country: Turkey

    Günümüzde genetiğin günlük hayatımızda ve karşılaşılan hastalıkların tamamına yakınında çok önemli rolü olduğu bilinmesine karşın sağlık alanında çalışanların çok az bir kısmı temel genetik kavramları bilmektedir. Genetik hastalıkları anlayabilmek için bu temel kavramlar bilinmelidir. Bir ailenin aile öyküsü genetik "biyopsi" olarak tanımlanabilir. Klinisyenler için ailenin genetik öyküsünü alabilme ve yorumlama becerisi çok önemlidir. Populasyon tabanlı riskleri tanımlayabilen, genetik testlerle tarama yapmasını bilen bir doktorun, bireysel olarak kendisine başvuran kişinin belli bir hastalık için nasıl bir risk altında olduğunu söylemesi kolaylaşır. Genetik tabanlı tıbbi yaklaşımlardan tam olarak yararlanabilmek için yeni bilgilere ve klinik becerilere ihtiyaç vardır. Hayatın yapısal molekülü olan DNA'dan başlayıp gen düzeyine, oradan da kalıtım modellerinin irdelenmesi genetik hastalıklara yaklaşımda büyük kolaylık sağlayacaktır. Bu çalışmada genetik hastalıkların anlaşılabilmesi ve yeterli genetik danışma için bilinmesi gereken temel genetik bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır. Today it is known that genetics plays a major role in daily life and in most of the diseases, yet few health care providers understand basic genetic principles. Understanding of these principles is crucial to get familiar with the genetic diseases. Pedigree analysis can be described as a genetic "biopsy." It is very important for the clinicians learning the skills of obtaining and interpreting a family's genetic history. Awareness of population-based risk and the availability of genetic screening tests help physicians to estimate the likelihood individual risk for a particular genetic disease. In order to fully benefit from genetically based medical approaches, physicians need to have the skills and knowledge to help patients. Knowing essentials from the living molecule DNA to gene and to models of inheritance will bring an easier approach to genetic diseases. Here we aimed to give basic information concerning genetic principles which may help clinicians to understand genetic diseases and to provide a more useful genetic counseling service.

Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
2,404 Research products, page 1 of 241
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Şebnem Üstün; Nimet Tuzomay; Mustafa Yılmaz; Mete Alev; Semra Pala; Eren Akçiçek; Ömer A. Özütemiz;
    Country: Turkey

    Alt gastrointestinal sistem (GİS) yakınması olan kişilerde rektosigmoidoskopik (RSS) inceleme önemli bir tanı yöntemidir. RSS ile çeşitli alt GİS patolojileri saptanırken Entamoeba histolytica trofozoitlerinin meydana getirdiği ülserleri direkt olarak görmek, gerekli görülen yerlerden sürüntü almak da olanaklıdır. Bu çalışmanın amacı herhangibir neden ile uygulanan RSS işlemi sırasında alınan sürüntülerin, E. histolytica tanısında, rutin mikroskopik incelemeye göre duyarlılığını değerlendirilmektir. Çalışmaya alt GİS yakınması olan 248 hasta alınmıştır. Bu hastalarda RSS inceleme isteme nedenleri; %41'inde rektal kanama, %16.5'de diyare, %11.7'sinde konstipasyon, %10.4'ünde karın ağrısı, %3.6'sında malignite, %2.4'ünde anal ağrı, ve %14.4'ünde inkontinans, anal kasıntı, amiloidoz gibi hastalıklardır. RSS incelemesi sonucu hastaların tanıları şöyle sıralanabilir; iç hemoroid (%47.1), normal bulgu (%34.1), kolitis ülseroza (%5,6), anal fissür (%5.2), polip (%1.6), rektit (%3.2), tümör (%1.2) ve amebiosis (%2.0). RSS incelemesi sırasında sürüntü alınan 248 hastanın 5'inde (%2.0) E. histolytica trofozoitleri, dışkı örneklerinin mikroskobik incelenmesinde ise 2 (%0.8) örnekde E. histolytica kist ve trofozoitleri saptanmıştır. The use of rectosigmoidoscopy (RSS) is important in the patients who have lower gastrointestinal tract symptoms. Different kinds of lower GIS pathology are revealed by RSS and it is also possible to see the amebic ulcers which are formed by Entamoeba histolytica and to obtain smears from these ulcers. The aim of this study was to evaluate whether rectal smears are more sensitive in detection of E. histolytica than routine fecal microscopy. In this study, 248 consecutive patients on whom RSS had been performed were investigated. The indications for RSS were hematochezia (41.0%), diarrhea (16.5%), constipation (11.7%), abdominal pain (10.4%), possible malignancy (3.6%), anal pain (2.4%) and incontinence, anal pruritus and amyloidosis (14.4%). The diagnosis given to these patients included internal hemorrhoids (47.1%), ulcerative colitis (5.6%), anal fissure (5.2%), polyps (1.6%), proctitis (3.2%), malignancy (1.2%), and amebiasis (2.0%). Out of all of the patients, 34.1% had normal findings. Five patients (%2.0) had E. histolytica trophozoites in their rectal mucosa smears. Of these only 2 (0.8%) had E. histolytica cysts and trophozoites in their fecal samples.

  • Other research product . Other ORP type . 1999
    Open Access English
    Authors: 
    Önçağ, Özant; Elbek, Çiğdem; Özkınay, Ferda;
    Country: Turkey

    Hypohidrotic ectodermal dysplasia is a rare congenital syndrome which affects ectodermal structures. It is usually transmitted as an X-linked recessive trait. Rarely it can be transmitted autosomal recessively. Manifestations of this disorder may include teeth, skin, hair, nails and sweat glands. Most affected children require extensive dental treatment to restore their appearance and promote normal growth and development.

  • Open Access English
    Authors: 
    İbrahim Aydoğdu; Nur Yüceyar; Nefati Kıylıoğlu; Sultan Tarlacı; Yaprak Seçil; Murat Pehlivan; Cumhur Ertekin;
    Country: Turkey

    Normal yaşlanmanın orofaringiyal yutma üzerine olan etkilerini disfaji ile ilişkili olan bozukluklarından ayırt etmek önemlidir. Bu çalışmada farklı yaş gruplarından oluşan normal erişkin bireylerde orofaringiyal yutmanın yaşla birlikte ortaya çıkan nörofizyolojik değişikliklerini saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma yaşları 17-81 arasında değişen 3 farklı yaş grubundaki toplam 110 sağlıklı erişkinde elektrofizyolojik yöntemler kullanılarak yapılmıştır. Kuru ve 3 ml su yutma sırasında submental/suprahyoid kasların EMG aktivitesi (SM-EMG) yüzeyel elektrodlar aracılığıyla yazdrılımış ve larinks hareketleri bir piezo-elektrik sensor kullanılarak kayıtlanmıştır. Bu yöntem ile yutma sırasında SM-EMG total süre ve amplitüdü, larinksin yukarı pozisyonda kalış süresi, yutmanın değişkenliği (yutma jitteri) ve yutma refleksinin tetiklenme süresi (A-0 intervali) 3 farklı yaş grubunda ölçülerek karşılaştırılmıştır. Tüm bu parameterler yaş ile birlikte etkilenmektedir. SM-EMG amplitüdü dışında tüm parametrelerde yaş artışı ile uzama ortaya çıkmaktadır. SM-EMG total süresi, yutmanın tetiklenme süresi ve yutma jitteri genç grub ile karşılaştırıldğında yaşlı grupta anlamlı olarak artış göstermektedir. SM-EMG amplitüdü ise yaşlı grupta anlamlı olarak düşüktür. Yutmanın faringiyal refleks fazının tetiklenmesinde gecikme ve orofaringiyal fazın total süresinin uzaması yaşlı grupta değişen en önemli parametrelerdir. Sonuç olarak, bu çalışmada artan yaş ile birlikte orofaringiyal yutmada önemli fizyolojik değişiklikler ortaya çıkmasına karşın yutmanın temel paterninde bir değişiklik olmadığı saptanmıştır. It is important to distinguish the effects of normal aging on oropharyngeal swallowing from many disorders which may lead to dysphagia. The purpose of this study was to determine the neurophysiological alterations of normal aging on the oropharyngeal swallowing in normal subjects with different age groups. We studied three different age groups, a total of 110 healthy volunteers with an age range between 17 and 81 years by using electrophysiological methods. The EMG activity of submental / suprahyoid muscles (SM-EMG) and mechanical upward and downward laryngeal movements were recorded during dry and wet (3 ml water) swallowing. By this method, the total duration and the amplitude of SM-EMG, the time of upward displacement of the larynx, swallowing variability (jitter) and A-0 interval (an interval related to triggering of the swallowing reflex) were measured from subjects of the three different age groups. All parameters were influenced by advanced age. Several parameters, including total duration of SM-EMG, time necessary for triggering of the swallowing reflex and swallowing variability were significantly increased in the oldest age group compared with those in the younger age groups. It was also found that the delay in triggering the pharyngeal stage of swallowing is one of the important parameters that altered in the elderly. In this study, it has been demonstrated that some physiological changes occur in oropharyngeal swallowing with increasing age without any alteration in the basic pattern of deglutition.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sinan Kara; Tulgar Toros; Gülçin Başdemir; Akın Kapubağlı;
    Country: Turkey

    The free, non-vascularized iliac crest apophyseal graft has been transplanted onto the acetabulum in two different ways. In the first group, which consists of 15 rabbits, the graft has been inserted in the osteotomy line of the innominate bone. In the second group, which also consists of 15 rabbits it has been inserted in a groove expanding to the cancellous bone, which has been prepared on the acetabulum. The progression of the implantation has been evaluated radiologically in the 6th and 10th weeks and histologically at the end of the 10th week. As a conclusion, it has been stated that in the second group, the graft can form a roof with its own growth potential. Also, in the second group, it has been diagnosed that the over-proliferated apophyseal cartilage carries osteochondromatous charac-teristics. Krista iliakaclan alınan serbest, non-vaskülarize apofiz grefti asetabulumun üzerine iki değişik şekilde transplante edilmiştir. Onbeş tavşanı içeren birinci grupta greft innominat kemik osteotomisinin arasına konulmuş, gene 15 tavşanı içeren ikinci grupta greft atesabulum üzerinde hazırlanan ve spongiöz kemiğe kadar uzanan bir oluğun üzerine yerleştirilmiştir. Greftin gelişimi 6 ve 10. haftalarda radyografi k ve 10. hafta sonunda histolojik olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, ikinci grupta kıkırdak greftin radyografik ve histolojik olarak asetabulum üzerinde büyüme yeteneğine sahip bir çatı oluşturabileceği belirlen-miştir. Gene ikinci grupta iki kalçada aşırı prolifere olan apofiz kıkırdağının osteokondromatöz özellik taşıdığı görülmüştür.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Dumanoğlu, Zeynep; Geren, Hakan;
    Country: Turkey

    To evaluate the influence of different N and P levels on the productivity of amaranth, a pot experiment under outdoor condition was conducted on a amaranth genotype (cv. Don Juan) with five nitrogen (0, 50, 100, 150, 200 kg·ha-1) and three phosphor levels (0, 50, 100 kg·ha-1). Some traits tested in the experiment were plant height, harvest index and grain yield, crude protein content and weight of thousand grain. Results indicated that increasing N and P levels positively affected above mentioned traits compared to the control, and the highest grain yield for amaranth obtained from 100 kg P and 150 kg N application per hectare. Farklı azot ve fosfor seviyelerinin horozibiği verimliliği üzerindeki etkisini değerlendirmek için “Don Juan” isimli horozibiği genotipinde, beş azot (0, 5, 10, 15, 20 kg/da) ve üç fosfor (0, 5, 10 kg/da) seviyesinin araştırıldığı bir saksı denemesi dış ortamda yürütülmüştür. Çalışmada bitki boyu, hasat indeksi, tane verimi, tane ham protein oranı ve 1000 tane ağırlığı gibi özellikler incelenmiştir. Sonuçlar, kontrol uygulamasına göre artan N ve P seviyelerinin verim ve verim unsurlarını olumlu yönde etkilediğini ve en yüksek tane veriminin dekara 10 kg P ve 15 kg Nuygulamasından alındığını göstermiştir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Yeşim Kardüz; Yüksel Tüzel; Gölgen Bahar Öztekin;
    Country: Turkey

    Kapilar sistemler, besin çözeltisinin bitkiye alttan verildiği sistemler olup; kapalı sistemler olması, su ve gübre tasarrufu sağlaması, besin çözeltisinin dezenfeksiyon gereğini ortadan kaldırması, diğer topraksız tarım sistemlerine göre ucuz olması gibi önemli avantajları nedeniyle gelecek için umut verici uygulamalardır. Ancak ortamda tuz birikimi riski gibi olumsuzlukları da söz konusudur. Kapilar sistemlerde bitki köklerinin besin çözeltisinden yararlanabilmesi ve tuz stresini tolere edebilmesi için iyi bir kök gelişimi gerekmektedir. Bu nedenle araştırmada kapilar sistemde bitki kök gelişimini arttırmak için endo-mikoriza (vesikular arbüsküler mikoriza, VAM) kullanılmış (Mikorizalı: M(+), 250 kg/ha ve mikorizasız: M(-), Kontrol) ve farklı yetiştirme ortamlarında (perlit, klinoptilolit ve Hindistan cevizi torfu) marul (Yedikule, cv.Velvet) ve baş salata (Iceberg, cv. Bombola) yetiştiriciliğine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Denemede ticari olarak AutoPot olarak adlandırılan kapilar sistem kullanılmıştır. Uygulamaların bitki gelişimi, baş ağırlığı ve kalitesine etkileri saptanmıştır. Elde edilen bulgular, ortama mikoriza inokulasyonunun kullanılan ortamlara göre değişmekle beraber, kök mikoriza kolonizasyonunu arttırarak, bitki gelişimi ve verim değerlerini arttırdığını, yaprakların nitrat içeriğini azalttığını göstermiştir. Kullanılan çeşitler arasında önemli bir fark görülmezken, ortamlar arasında Hindistan cevizi torfu ölçülen tüm parametrelerde en yüksek değerlere sahip olarak ön plana çıkmıştır. Hindistan cevizi torfu + mikoriza inokulasyonunun kapilar sistemlerde salata- marul üretiminde başarılı şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. Subirrigation, where water is applied from bottom of the plant root zone and risen with capillary forces through substrate profile is one of the promising applications of soilless culture because of its important advantages such as it isclosed system, saves water and fertilizer, causes no-runoff and not required any disinfection. However, the system has salinity risk in root zone. In order to be able to use nutrients in the nutrient solution and to tolerate salt stress in subirrigation system, roots should be well-grown. Hence, endo-mycorrhiza (vesicular arbuscular mycorrhiza, VAM) was used in this research and the effects of mycorrhiza (with mycorrhiza: M(+), 250 kg/ha, and without mycorrhiza: M(-), Control) inoculation on lettuce (Yedikule: cv. Velvet and Iceberg: cv. Bombola) growing in different substrates (perlite, cocopeat and klinoptilolite) was aimed. Subirrigation system which is commercially registered as Autopot was used as the growing system. The effects of treatments on plant growth, yield and quality were determined. Results obtained showed that mycorrhiza inoculation increased root colonization which varied by different substrates and promoted plant growth and yield; reduced leaf nitrate content. Although there were no significant differences among cultivars, cocopeat showed better performance in all measured parameters among tested substrates. It was concluded that lettuce can be grown successfully in subirrigated systems if as growing media cocopeat inoculated with mycorrhizal fungi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Fatih Şendağ; Mert Kazandı; Fuat Akercan; Mustafa Coşan Terek; Kemal Öztekin;
    Country: Turkey

    AMAÇ: Aktif doğum eyleminde intramusküler petidin ve morfin kullanımının maternal analjezi ve yan etkiler açısından karşılaştırılması GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış nullipar gebe doğum eyleminin aktif fazında 100 mg petidin ya da 5 mg intramusküler morfin alacak şekilde randomize edildi. Çalışmaya katılan tüm olgulara deneme ilaçları ile eş-zamanlı antiemetik metoklopramid uygulandı. Maternal analjezi vizüel analog skor, ağrı şiddetinin ve azalmasının sözel skalası, maternal sedasyon ve kusma ile; yenidoğan sonuçları Apgar skorları ve resussitasyon gereksinimi ile değerlendirildi. BULGULAR: Petidin kullanılan olgularda morfin kullanılanlara göre ilaçların uygulanmasından sonraki 30. ve 60. dakikalarda vizüel analog skor daha yüksek saptandı (p<0.001). Ağrı giderme etkisinin yok ya da az olması petidin grubunda morfin grubuna göre daha yüksek sıklıkta saptandı (%53.3'e karşılık %26.7, p=0.03). Her iki grupta maternal sedasyon açısından fark yoktu, ancak morfin kullanılan olgularda kusmaya daha az rastlandı (p=0.04). Petidin kullanılan olgularda 1. Dakika düşük Apgar skoru sıklığı daha fazla bulundu (p=0.04). SONUÇ: Aktif doğum eyleminde intramuskuler morfin kullanımının yararları petidin ile karşılaştırıldığında daha fazla görünmektedir. Bebekler üzerindeki uzun-dönem etkileri için ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. OBJECTIVE: To compare the analgesic and side effects of intramuscular pethidine with intramuscular morphine in active phase of labor MATERIAL AND METHODS: Sixty nulliparous women were randomized to receive either 100 mg pethidine or 5 mg intramuscular morphine in active phase of labor. All participants received the antiemetic metochlopramide at the same time as the trial drugs. Maternal analgesia asssessed by a visual analog score and verbal scales of pain intensity and pain relief, maternal sedation and vomiting; neonatal outcome assessed by Apgar scores and the need for resuscitation. RESULTS: More women allocated to receiving pethidine than to diamorphine were found to have higher visual analog scores at the 30th and 60th minutes (p<0.01). Slight or no pain relief was reported more frequently in the pethidine compared to morphine group (53.3% versus 26.7%, p=0.03). There was no difference in maternal sedation, but the incidence of vomiting was lower for women who received morphine (p=0.04). Pethidine was associated with lower Apgar scores at 1 minute (p=0.04). CONCLUSION: Intramuscular morphine in labor appears to have some benefits, compared with pethidine. Further research is needed for the long-term effects of these drugs on the infants.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Aynur Hindioğlu; Aysun Köse; Serpil Serdar;
    Country: Turkey

    Juvenile mussels collected from the wild were fed with five different marine microalgae species (Chlorella sp., Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta,Chaetoceros calcitrans and Nannochloropsis oculata)for five months.According to the results, significantly higher growth in length and weight were obtained with diets of Tetraselmis suecica and Chaetoceros calcitrans (P<0.05). A better survival rate (90%)was found when mussels were fed with Chaetoceros calcitrans (P<0.05).

  • Open Access English
    Authors: 
    Gülinnaz Alper; Taner Onat; Ömür Erkızan; Filiz Özerkan; Azem Akıllı;
    Country: Turkey

    Cardiac Troponin T (TnT) is a regulatory contractile protein not normally found in blood. Its detection in the circulation has been shown to be a sensitive and specific marker for myocardial cell damage. This study was designed to evaluate the diagnostic efficiency of TnT enzyme immunoassay in detecting myocardial damage in patients with stable angina pectoris undergoing visually successful percutaneous transluminal coronary angioplasty (PTCA) and to compare this newly developed test with the conventionally used cardiac enzyme tests. The study population consisted of 24 patients (3 females and 21 males) with a mean age of 55±9 years. Serial blood samples were drawn for measurement of serum Tn T, CPK and CK-MB activities before the PTCA procedure and at the 4th, 8th and 16th hours thereafter. At the same time, ECG was also recorded. We used an enzyme immunologic assay for the quantitative determination of serum Tn T and enzymatic methods for CPK and CK-MB. Tn T levels >0.2 ng/ml, CPK levels >190 U/L and CK-MB levels >24 U/L were assumed to be an abnormal increase and indicative of myocardial injury. None of the patients showed either ECG evidence of myocardial infarction or CPK elevation. However, Tn T was elevated in 15 of 24 patients (62.5%) while CK-MB was elevated in only 6 of them (25%), whose Tn T levels were also elevated. Patients with elevated Tn T and CK-MB did not differ from the others with respect to demographic data or in the PTCA procedure. Serum Tn T and CK-MB levels were more elevated in patients with type C (morphologically complex) and multivessel lesions. The results of this study demonstrate the high diagnostic sensitivity of Tn T versus CK-MB and CPK in detecting minor mycardial damage after successful PTCA.

  • Other research product . Other ORP type . 2006
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Özgür Çoğulu; Burak Durmaz; Ferda Özkınay;
    Country: Turkey

    Günümüzde genetiğin günlük hayatımızda ve karşılaşılan hastalıkların tamamına yakınında çok önemli rolü olduğu bilinmesine karşın sağlık alanında çalışanların çok az bir kısmı temel genetik kavramları bilmektedir. Genetik hastalıkları anlayabilmek için bu temel kavramlar bilinmelidir. Bir ailenin aile öyküsü genetik "biyopsi" olarak tanımlanabilir. Klinisyenler için ailenin genetik öyküsünü alabilme ve yorumlama becerisi çok önemlidir. Populasyon tabanlı riskleri tanımlayabilen, genetik testlerle tarama yapmasını bilen bir doktorun, bireysel olarak kendisine başvuran kişinin belli bir hastalık için nasıl bir risk altında olduğunu söylemesi kolaylaşır. Genetik tabanlı tıbbi yaklaşımlardan tam olarak yararlanabilmek için yeni bilgilere ve klinik becerilere ihtiyaç vardır. Hayatın yapısal molekülü olan DNA'dan başlayıp gen düzeyine, oradan da kalıtım modellerinin irdelenmesi genetik hastalıklara yaklaşımda büyük kolaylık sağlayacaktır. Bu çalışmada genetik hastalıkların anlaşılabilmesi ve yeterli genetik danışma için bilinmesi gereken temel genetik bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır. Today it is known that genetics plays a major role in daily life and in most of the diseases, yet few health care providers understand basic genetic principles. Understanding of these principles is crucial to get familiar with the genetic diseases. Pedigree analysis can be described as a genetic "biopsy." It is very important for the clinicians learning the skills of obtaining and interpreting a family's genetic history. Awareness of population-based risk and the availability of genetic screening tests help physicians to estimate the likelihood individual risk for a particular genetic disease. In order to fully benefit from genetically based medical approaches, physicians need to have the skills and knowledge to help patients. Knowing essentials from the living molecule DNA to gene and to models of inheritance will bring an easier approach to genetic diseases. Here we aimed to give basic information concerning genetic principles which may help clinicians to understand genetic diseases and to provide a more useful genetic counseling service.

Send a message
How can we help?
We usually respond in a few hours.