Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
134 Research products, page 1 of 14

  • Research data
  • Research software
  • Other research products
  • 2017-2021
  • Open Access
  • TR
  • Turkish
  • COVID-19

10
arrow_drop_down
Date (most recent)
arrow_drop_down
  • Other research product . Other ORP type . 2021
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Gökçe, Sebla;
    Publisher: Maltepe Üniversitesi
    Country: Turkey

    Yeni tip koronavirüs salgını her yaştan çocuğun psikolojisini etkiledi. Uzmanlar kaygı ve stres kaynaklı olarak çocuklarda uykusuzluk, korkulu rüya, iştahsızlık, huzursuzluk görülebileceğini, pandemi dönemi yaşayan çocukların gelecekte kaygı düzeyleri yüksek bireylere dönüşebileceğini söylüyor.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ertürk Beyter, Merve;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background: Celiac disease is an enteropathy that occurs as a result of the consumption of gluten-containing foods in individuals with a genetic predisposition, and its treatment is a lifelong gluten-free diet. Due to COVID-19, a global pandemic was declared by WHO on March 11, 2020, and as a result, curfews were applied in our country. Objective: The aim of this study is to evaluate the effects of restrictive measures applied during the COVID-19 pandemic on children's adherence to the gluten-free diet. Method: The research was carried out in Ege University Faculty of Medicine, Department of Pediatric Gastroenterology, Hepatology and Nutrition. Fifty patients between the ages of 2 and 18 who were diagnosed with celiac disease and followed a gluten-free diet for at least 2 years were included in the study. Demographic data of the cases, body weight, height, body mass index values and standard deviation scores, tTG-IgA levels before and during the pandemic were recorded from the outpatient follow-up files and the hospital data system. Patients with serologically tTG-IgA levels above 20 U/ml were considered to have dietary compliance problems. A questionnaire was prepared verbally questioning the patients' compliance with the gluten-free diet and the factors that may affect it during the pandemic period. This questionnaire was filled in face to face during the outpatient follow-ups and with telephone interviews. Results: In our study, 31 (62%) of 50 celiac patients were female and 19 (38%) were male. The mean age at diagnosis is 11,93 ± 4,06 years. The three most common complaints at the time of diagnosis were growth retardation (56%), abdominal pain (46%), and diarrhea (36%). When our patients were evaluated anthropometrically before and after the pandemic; A statistically significant increase was found in body weight SDSs (p=0.006). A significant increase was found in height SDSs (p=0.01). There was an increase in BMI SDSs, but it was not statistically significant (p>0.05). While 64% of patients had negative tTG-IgA antibodies before the pandemic, this rate decreased to 56% during the pandemic, but no statistically significant difference was found (p=0.07). When dietary compliance was questioned verbally, 49 patients in our sample reported that they adhered to the diet before and after the pandemic. When the degree of adherence to the diet was questioned, 37 patients stated that they always adhered to the diet before and after the pandemic. When the tTG-IgA levels of these patients were compared before and after the pandemic, it was observed that there was an increase in antibody levels, but no statistically significant difference was found. This showed that the patient's statement was unreliable. When the frequency of eating out was questioned, a statistically significant decrease was observed during the pandemic compared to the pre-pandemic period (p=0.001). There was a decrease in the monthly income of the families during the pandemic, which was statistically significant (p=0.04). Before and during the pandemic, 45 patients stated that they had difficulty in supplying gluten-free food. While the most common reasons for this difficulty before the pandemic were that gluten-free products were expensive and not available in every market, the concern of being infected with COVID-19 and curfew were added to these during the pandemic. Conclusion: During the pandemic, there was an increase in the body weight and height SDS of the patients. This increase does not support the serological response. This suggests that the occurrence of inflammation and intestinal damage requires longer follow-up, and the time between pre-pandemic and pre-pandemic control examinations may be insufficient. Giriş: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glüten içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir enteropatidir ve tedavisi ömür boyu sürecek glütensiz diyettir. COVID-19 nedeniyle 11 Mart 2020’de DSÖ tarafından küresel pandemi ilan edilmiştir ve bunun sonucunda ülkemizde sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanmıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında uygulanan kısıtlayıcı önlemlerin çocukların glütensiz diyete uyumları üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yapıldı. Çölyak hastalığı tanısı almış ve en az 2 yıl süreyle glütensiz diyet uygulayan 2-18 yaş aralığındaki 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik verileri, pandemi öncesindeki ve pandemi sırasındaki vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi değerleri ve standart deviasyon skorları, tTG-IgA düzeyleri poliklinik izlem dosyalarından ve hastane veri sisteminden kaydedildi. Serolojik olarak tTG-IgA düzeyi 20 U/ml’nin üstünde olan hastaların diyete uyum sorunu olduğu kabul edildi. Hastaların glütensiz diyete uyumunu ve pandemi döneminde buna etki edebilecek faktörleri sözel olarak sorgulayan bir anket düzenlendi. Bu anket formu hastaların poliklinik izlemlerinde yüz yüze ve telefon görüşmesiyle dolduruldu. Bulgular: Çalışmamızda 50 çölyaklı olgunun 31’si (%62) kız, 19’i (%38) erkek idi. Ortalama yaşı 11,93 ± 4,06 yıldır. Tanı anındaki en sık üç yakınma büyüme geriliği (%56), karın ağrısı (%46), ishal (%36) idi. Hastalarımız antropometrik olarak pandemi öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde; vücut ağırlığı SDS’lerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p=0,006). Boy SDS’lerinde anlamlı artış bulundu (p=0,01). VKİ SDS’lerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Pandemi öncesi %64 hastanın tTG-IgA antikoru negatifken bu oran pandemi sırasında %56’ya düşmüştü, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,07). Diyete uyum sözel olarak sorgulandığında örneklemimizdeki 49 hasta pandemiden önce ve sonra diyete uyduğunu bildirdi. Diyete uyum derecesi sorgulandığında 37 hasta pandemiden önce ve sonra diyete daima uyduğunu belirtti. Bu hastaların pandemi öncesi ve sonrası tTG-IgA düzeyleri kıyaslandığında antikor düzeylerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu da hastaların beyanının güvenilir olmadığını gösterdi. Dışarıda yemek yeme sıklığı sorgulandığında pandemi sırasında, pandemi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001). Pandemi süresince ailelerin aylık gelirinde düşüş görüldü, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Pandemi öncesi ve pandemi sırasında 45 hasta glütensiz gıdayı tedarik etmekte zorlandığını belirtti. Pandemiden önce bu zorlanmanın en sık nedenleri glütensiz ürünlerin pahalı olması ve her markette bulunmaması iken, pandemi süresince bunlara COVID-19 ile enfekte olma endişesi ve sokağa çıkma yasağı da eklendi. Sonuç: Pandemi süresince hastaların vücut ağırlığı ve boy SDS’lerinde artış olmuştur. Bu artışı serolojik yanıt desteklememektedir. Bu durum inflamasyon ve bağırsaktaki hasarın ortaya çıkmasının daha uzun takip gerektirdiğini hastaların pandemi öncesi ve pandemi sırasındaki kontrol muayeneleri arasındaki sürenin yetersiz olabileceğini düşündürmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    Bu sayıda: Pandemi Sonrası Zaman Sayfa 02 "Sağlıklı Beslen, Sağlıkla Kal" Beslenme Ve Diyetetik Bölümü Hocaları İle Röportaj Sayfa 03 Öğrencilerin Gözünden Pandemi Döneminde Mesleki Uygulama Deneyimleri Sayfa 04 Covid-19 Salgınında Uygulanan Sosyal İzolasyonun Fiziksel Aktivite ve Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Sayfa 05 Sağlık ve Teknoloji Köşesi Sayfa 06 "Dil ve Konuşma Terapisi ve Odyoloji Bölümü Meslek Tanıtımı" Semineri Zoom Üzerinden Gerçekleştirildi Sayfa 07

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çakır, Yasemin;
    Publisher: Düzce Üniversitesi
    Country: Turkey

    YÖK Tez No: 682372 2019 yılının sonlarına doğru ortaya çıkan ve tüm dünyada pandemiye sebep olan yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19), 2020 yılında tüm dünyada milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Günümüzde COVID-19 ile ilgili çalışmalar giderek artmakta ve her geçen gün bilgiler değişmektedir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız COVID-19 tanısı ile hastanede yatan hastaların yatış süresine etki eden faktörlerin incelenmesidir. Çalışmaya Mart 2020 ve Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz enfeksiyon hastalıkları servisinde yatan 102 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, komorbid hastalıkları, vital bulguları, yatış esnasındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin (Hb), trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) üre, kreatin, C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, laktat dehidrojenaz (LDH), kreatinin, protrombin zamanı (PT), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR), procalsitonin (pct), D-dimer, ferritin, troponin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) trombosit-lenfosit oranı (PLR), monosit-lenfosit oranı (MLR) ve MPV-lenfosit oranı (MPVLR) değerleri retrospektif olarak incelendi. COVID-19 PCR ve akciğer tomografilerindeki parankimal tutulumları sınıflandırıldı. Aldıkları antiviral, antibiyotik ve diğer destek tedavileri ve hastanede yatış süreleri kayıt edildi. İstatistiksel analiz için verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov testi ile incelendi. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapıldı, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alındı. Çalışmamızda 51 erkek ve 51 kadın toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 56,51±15,48 yıl olarak bulundu. Ortalama hastane yatış süresi ortalama 7,58±3,35 gündü. DM, HT ve malignitesi olan hastalarda ve favipravir, enoksaparin ve vitamin C desteği alan hastalarda daha uzun hastane yatışı olduğu görüldü. Uzun süre hastane yatışı olan hastalarda ateş, procalsitonin, AST, LDH değerlerinin kısa yatış süresi olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Lenfosit sayısı ve yüzdesi, NLR, monosit sayısı, MPV/lenfosit oranı değerleri ise yedi günden uzun süre yatan hastalarda anlamlı düşük bulundu. iii The new coronavirus disease (COVID-19), which emerged towards the end of 2019 and caused a pandemic all over the world, infected millions of people all over the world in 2020. Nowadays, studies on COVID-19 are increasing and information changes day by day. Our aim in this study is to determine the factors affecting the length of stay of patients hospitalized with the diagnosis of COVID-19. 102 patients hospitalized in our hospital's infection ward between March 2020 and June 2020 were included in the study. Age, gender, comorbid diseases, vital signs, leukocyte, neutrophil, lymphocyte, monocyte, hemoglobin, platelet, mean platelet volume (MPV), aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT) urea, creatine, c-reactive protein (CRP), procalcitonin, d-dimer, fibrinogen, lactate dehydrogenase (LDH), creatinine, prothrombin time (PT), international normalized ratio (INR), procalcitonin (pct), d-dimer, ferritin, troponin, neutrophil / lymphocyte ratio (NLR) platelet-lymphocyte ratio (PLR), monocyte-lymphocyte ratio (MLR) and MPV-lymphocyte ratio values were analyzed retrospectively. Parenchymal involvement in COVID-19 PCR, hospitalization tomography were classified. The antiviral, antibiotic and other supportive treatments they received and the length of their hospital stay were included. For statistical analysis, the distribution of the data was examined using the Kolmogorov-Simirnov test. Statistical analyzes were made with SPSS v.22 package program, the level of significance was taken into account as 0.05. 51 male and 51 female patients were evaluated in our study. The mean age of the patients was 56.51 ± 15.48 years. Average hospital stay was 7.58 ± 3.35 days. The patients were evaluated as longer and shorter hospitalizations than five days, and longer and shorter hospitalizations than seven days. Longer hospital stays were observed in patients with DM, HT, malignancy and those receiving favipravir, enoxaparin and vitamin C supplements. Fever, procalcitonin, AST and LDH values iv were found to be significantly higher in patients who were hospitalized for a long time compared to patients with a short hospitalization period. Lymphocyte count and percentage, neutrophil-lymphocyte ratio, monocyte count, mean platelet volume (MPV) lymphocyte ratio values were found to be significantly lower in long hospitalized patients.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektörlüğü;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    ÜNiVERSiTEMiZiN GiRiŞLERiNDE HES KODU DENETiMi İlgili Kamu Kurumlarımızın aldığı kararlar doğrultusunda kampüs girişlerinde yapılacak HES kodu denetimleri hız ve pratiklik sağlamak amacıyla personel ve öğrenci kimlik kartları kullanılarak gerçekleştirilecektir. Aşı olmak veya covid-19 geçirmiş olmak veya 48 saati geçmeyen Covid 19 PCR negatif sonucu olmak kampüs girişi için sağlanması gereken şartlar arasındadır. Bu amaçla PERSİS sisteminde “KİŞİSEL” menüsünün altında bulunan “BİLGİLERİM” sekmesine HES kodu eklenecektir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Rashed, Yousef Mohammad Khalil;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    COVID-19 disease started in Wuhan city in China and spread all over the world in 2020, causing the pandemic. The mortality prediction is high in this disease, in which millions of people are infected and has a high mortality. In this study, hospital mortality rates in patients diagnosed with COVID-19 were evaluated using NEWS2 and LOW-HARM scoring methods. MATERİAL AND METHODS: Patients who applied to Necmettin Erbakan University Meram Medical Faculty Hospital between 01/04/2020 and 01/11/2020 and were diagnosed with Covid-19 with the result of RT-PCR were included in our study. Inpatients were evaluated in terms of demographic values, admission symptoms, laboratory findings, the relationship between NEWS2 and LOW-HARM scores and mortality. NEWS2 and LOW-HARM scores were compared in terms of predicting mortality. The results obtained were subjected to statistical evaluation with the SPSS 25.0 package program. RESULTS: Of the 952 patients who met the inclusion criteria, 744 were survival (mean age 56.9 ± 16), and 208 were non-survival (mean age 73.6 ± 11.4 years). 378 (50.8%) of the survival patients were female and 366 (49.2%) were male. Of the non-survival patients, 76 (36.5%) were female and 132 (63.5%) were male. The mean length of stay for survival patients was found to be 8.5 ± 6 days, and 15.5 ± 10.7 days for non-survival patients. Sensitivity in LOW-HARM score as predictive indicator for predicting mortality was: 0.887 specificity: 0.719 AUC = 0.876, p 19.50 in the LOW-HARM score, and the cut-off value as> 3.50 in the NEWS2 score. CONCLUSİON: Both LOW-HARM and NEWS2 scores were found to be significant in predicting mortality. The sensitivity of LOW-HARM score (sensitivity:0.887, specifitiy:0.719 AUC=0.876, p<0.001) in predicting mortality and specificity of NEWS2 score (sensitivity:0,696, specifity:0,754 AUC=0.802, p<0.001) were found to be higher. COVİD-19 hastalığı Çin'in Wuhan şehrinde başlayarak, 2020 yılında tüm dünyaya yayılarak pandemiye neden olmuştur. Milyonlarca insanın enfekte olduğu ve yüksek mortaliteye sahip bu hastalıkta mortalite öngörüsü büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada COVİD-19 tanısı alan hastalarda hastane mortaliteleri NEWS2 ve LOW-HARM skorlama yöntemleri kullanarak değerlendirilmiştir. YÖNTEM: Çalışmamıza 01/04/2020 ile 01/11/2020 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve RT-PCR sonucu ile Covid-19 tanısı konulan hastalar alındı. Hastanede yatarak tedavi gören hastalar demografik değerleri, başvuru semptomları, laboratuvar bulguları, NEWS2 ve LOW-HARM skorları ile mortalite arasındaki ilişki değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 25.0 paket programı ile istatistiksel değerlendirmeye tabi tutuldu. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 952 hastanın 744'ü iyileşti (yaş ortalaması 56.9±16), 208'i vefat etti (yaş ortalaması 73.6±11.4). İyileşen hastaların 378(%50,8)'ı kadın, 366(%49,2)'ı erkekti. Vefat eden hastaların 76(%36,5)'ı kadın, 132(%63,5)'ı erkekti. İyileşen hastaların ortalama yatış süresi 8,5±6, Vefat eden hastaların 15,5±10,7 gün olarak bulundu. Mortaliteyi öngörmede prediktif gösterge olarak LOW-HARM skorunda duyarlılık:0.887 belirleyicilik:0.719 AUC=0.876, p19.50, NEWS2 skorunda cut-off değeri> 3,50 olarak bulundu. SONUÇ: Hem LOW-HARM hem de NEWS2 skorlarının mortalite tahmini anlamlı olarak saptandı. Mortalite öngörüsünde LOW-HARM skorunun duyarlılığı (duyarlılık:0.887, belirleyicilik:0.719 AUC=0.876, p<0.001) NEWS2 skorununda belirleyiciliği (duyarlılık:0,696, belirleyicilik:0,754 AUC=0.802, p<0.001) daha yüksek olarak saptandı.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    VOLKAN YILDIZ;
    Country: Turkey

    Yıldız V, Çocuklarda Bağırsak İşlevlerinin COVİD-19 Pandemi Döneminde Bozulan Uyku Kalitesi ve Yaşam Alışkanlıkları ile Olan İlişkisi, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Volkan Yıldız, Uzmanlık Tezi, Kırıkkale, 2021. Fonksiyonel kabızlık hayat kalitesini bozan bir durumdur. Çocuklarda pek çok başka faktör bu durumun gelişmesine katkıda bulunabilir. Bu çalışmada COVID-19 pandemi döneminde Kırıkkale ilinde çocukların uyku düzeni ve kalitesinin bağırsak işlevlerini etkileyerek fonksiyonel kabızlık sıklığına etkisi ve dışkılama alışkanlıkları ile bedensel aktivite, beslenme şekli ve elektronik cihaz kullanımı arasında ilişki olup olmadığını göstermek amaçlanmıştır. Çalışmada randomize seçilmiş 4-18 yaş arası çocuklara ebeveynleri aracılığıyla anket uygulandı. Kabızlığa sebep olabilecek organik bir patolojisi (hipotiroidi, anatomik bağırsak bozuklukları, nörolojik sorunlar) olanlar çalışmaya alınmadı. Dışkı yapısını belirlemede Bristol Dışkı Skalası, bedensel aktivitede Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) önerileri, uyku düzeni parametrelerinde Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) kullanıldı. Her soru gözlemcinin katılımcılara açıklaması sonrası cevaplandı. Gruplar %99,9 güven düzeyinde belirlendi ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı. p<0,05 ise anlamlı kabul edildi. Anket 472 kişiye yapıldı ve organik patolojisi olan 22 kişi çalışmadan çıkarıldı. Toplam 450 kişi çalışmaya dahil edildi ve fonksiyonel kabızlık oranı %25,6 (n:115) bulundu. Dışkılama alışkanlıkları arasında cinsiyet farkı yoktu (p:0,262). 12-18 yaş (n:58, %30,9) çocuklarda kabızlık sıklığı artmış bulundu (p:0,029). 'Fastfood ve karbonhidrat' ağırlıklı beslenenlerde kabızlık oranı %43,9' idi (p:<0,001). Günlük sıvı alımı <1,5 litre olanlar %67,7 (n:305) olup bunların %27,6'sı (n:84) kabızdı. Çocukların %94,4'ünün günlük en az 1 saat elektronik cihazla zaman geçirdiği (n:425), yatmadan önce %55,3 oranında elektronik eşyalarla oynadığı ve bunların uyku kalitesinin daha kötü olduğu saptandı (p:0,005). Çocukların %65,8'i (n:296) DSÖ kriterlerine göre anlamlı bedensel aktivite yapmıyordu ve bunların %27,1'i kabızdı (n:80). Anne sütü almamış çocuklarda %46,7 oranında ileriki yaşamlarında kabızlık görüldü. Yirmi dört aya kadar anne sütü alım süresi arttıkça kabızlık oranında anlamlı azalma olduğu görüldü (p:0,034). Elektronik cihaz kullanım süresi uzadıkça gece yatma saatlerinde gecikme (p:<0,001), sabah kalkış saatlerinde gecikme (p:<0,001), toplam uyku saatlerinde azalma (p<0,001) ve uyku kalitesinde bozulma anlamlı olarak korele bulundu (p:0,033). Sonuç olarak fonksiyonel kabızlık sıklığı %25,6 bulundu. Beslenme alışkanlıkları ve uyku düzenindeki değişikliklerin; süt çocukluğu dönemindeki anne sütü alımı, tuvalet alışkanlıkları ve ek gıdaya geçiş durumlarının düzenlenmesinin fonksiyonel kabızlığı önleme ve iyileştirmede olumlu etkisi gösterildi. Çocukların elektronik cihazlarla kaybettiği zaman da uyku sorunlarını beraberinde getirmektedir. Bu çalışma çocuklardaki bu sorunları aşmada engellenebilir durumlar hakkında farkındalık oluşturmada, ebeveyn ve çocuk eğitimlerinin önemini ortaya koymada yol gösterici olmuştur. Yıldız V, The Relationship of Intestinal Functions in Children with Deteriorated Sleep Quality and Life Habits during the COVID-19 Pandemic Period, Kırıkkale University Faculty of Medicine, Department of Pediatrics, Volkan Yıldız, Specialization Thesis, Kırıkkale, 2021. Functional constipation is a condition that impairs life quality. Many other factors can contribute to development of this condition in children. In this study, we aimed to show the effect of sleep pattern and quality to the frequency of functional constipation by affecting intestinal functions of children in Kırıkkale province during the COVID-19 pandemic period. We also investigated the relationship between defecation habits and physical activity, diet and electronic device use. In the study, randomly selected children between the ages of 4-18 were surveyed through their parents. Those with an organic pathology (hypothyroidism, anatomical intestinal disorders, neurological problems) that may cause constipation were excluded from the study. Bristol Stool Scale was used to determine stool structure, World Health Organization (WHO) recommendations for physical activity, and Pittsburgh Sleep Quality Index (PUKI) was used for sleep pattern parameters. Each question was answered after the observer explained it to the participants. We screened 472 people and 22 people with organic pathology were excluded from the study. A total of 450 people were included in the study and the rate of functional constipation was found to be 25.6% (n:115). There was no gender difference between defecation habits (p:0.262). Constipation frequency was found to be increased in children aged 12-18 (n:58, 30.9%) (p:0.029). Constipation rate was 43.9% in 'fastfood and carbohydrate' diets (p:<0.001). Those with a daily fluid intake of <1.5 liters were constipated in 67.7% (n:305) and 27.6% (n:84) of them. It was determined that 94.4% of the children spent at least 1 hour daily with electronic devices (n:425), and 55.3% of them played with electronic devices before going to bed, and their sleep quality was worse (p:0.005). According to WHO criteria, 65.8% (n:296) of the children were not doing significant physical activity and 27.1% of them were constipated (n:80). Constipation was observed in 46.7% of children who did not receive breast milk in their later life. As the duration of breastfeeding up to 24 months increased, there was a significant decrease in the rate of constipation (p:0.034). As the duration of electronic device use increased, delay in bedtime (p:<0.001), delay in waking up in the morning (p:<0.001), decrease in total sleep hours (p<0.001) and deterioration in sleep quality were found to be significantly correlated (p:0.033). In conclusion, the frequency of functional constipation was found to be 25.6%. Changes in eating habits and sleep patterns; the positive effect of regulating breast milk intake, toilet habits and transition to supplementary food during infancy in preventing and improving functional constipation has been shown. When children lose with electronic devices, it also brings sleep problems. This study has been a guide in raising awareness about preventable situations in overcoming these problems in children and revealing the importance of parent and child education.

  • Open Access Turkish
    Publisher: EPAM (Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi)
    Country: Turkey

    İçindekiler: 1. Seçim Öncesi Almanya Analizi-2 Doç. Dr. Fahri Erenel, 2. GELENEK VE GELECEK İKİLEMİNDE ÖĞRETMEN OLMAK: METAKOGNİTİF BİR BAKIŞ1 Prof. İrfan ERDOĞAN, 3.Araştırma :Covid-19 Jenerasyonlar Arasında ki Farkı Ortadan Kaldırıyor Gökhan Kaçmaz, 4. Yedekleme Planlaması Eben Harrell, 5.Dijital Dönüşüme Yaşam Boyu Öğrenme Sistemleri İle Ayak Uydurabilmek Filiz Güleç Kutlu, 6Kitap Tavsiyesi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektörlüğü;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    DUAYENDEN - Pandemi Döneminde Sanat ve Eğitimde İnovasyon Uygulamaları Günümüzde inovasyon - Dünyada yaşanan pandemi dönemi hayatımızı birçok yönden değiştirmiş durumdadır. Yaşam ve çalışma şartları başkalaştı ve zorlaştı. Çalışmasız toplumun olamayacağı, üretim olmadan tüketim de olamayacağı ortaya çıktı. Tüm dünya ülkelerinde çeşitli önlemler alındı; belirli bir süre karantina tedbirleri uygulandı ve daha sonraki etaplarda kontrollü bir şekilde normalleşmeye doğru adımlar atılmaya başlandı. Asya’nın ve Amerika’nın da etkilenmiş olduğu pandemi Avrupa ülkelerini de çok ciddi bir şekilde etkiledi. Belki de hiçbir dünya ülkesi, covid-19 kapsamı dışında kalamadı. Anormal bir şekilde hayat devam etti, bütün bunlar bizlere bir savaş dönemini anımsattı. Doğal olarak anaokullarından ilköğretim, lise ve üniversite eğitimi de bundan nasibini aldı. Sanat alanında da sıkıntılı dönem yaşandı ve maalesef durum farklı derecelerde tüm dünya ülkelerinde devam etmektedir. Bu arada eğitim ve sanat da şekil değiştirerek, dijitalleşerek başkalaştı ve kendi tabiatına uygun yöntemler belirleyerek yoluna devam etti ve etmektedir. Hâlen bir takım belirsizlikler yaşanmaktadır, gelecekteki eğitimin ve sanatın nasıl varlığını sürdüreceği çok da net değildir. Uzmanların çelişkili görüşleri ve öngörüleri doğrultusunda değişen şartlara göre farklılaşan eğitim ve sanatın da bir şekilde teknolojik imkânlar neticesinde genelde daha da dijitalleşmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Sanal ortamlar oluştu, online eğitim süreci yaşandı. Sanal galeriler, müzeler, sergiler ve etkinlikler ortaya çıktı ve sanatı bu şekliyle de görmeye alıştık. Bu bağlamda inovasyonun çok çok önemli olduğu da ortaya çıkmış oldu. Dünya değişti ve yeni meslekler önem kazandı, bazı çalışma alanları ise önemsizleşti. Birçok çalışma türleri sanal ortamlarda ve mesafeden yapılır hâle geldi. Örneğin, gelişmiş dijital teknoloji daha da fazla yaşamımızın tüm alanlarına girdi. Robotların on yıllardan beri kullanılıyor olması, onların günümüzde geliştirilerek daha da fazla kullanılacağı ortaya çıktı. Hatta en son takip ettiğim kadarıyla, ev işlerini de eksiksiz yapabilen robotların üretilmiş olduğunu gördüm. Ev işlerinde tüm düzenin ve ihtiyaçları algılayan ve gerekenleri en iyi şekilde icra eden bir robot gerçekten de insanımıza büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Robotlar tüm üretimler için vazgeçilmez hâle geldiler. Günümüzde teknolojinin ve bilimin yarattığı yapay zekâ belki de günümüzün ve geleceğin en önemli ve belirleyicisi, olağanüstü bir üründür. Yapay zekâ aynı zamanda bir süper zekâdır. Birçok işimizi belki de ileride yapay zekâ ile çözeceğiz. İnsanoğlunun hayatına yapay zekânın da girmesiyle yaşamımızda birçok şey değişecek gibi görünüyor. Ama şunu da belirtmemiz gerekir ki, yapay zekâyı oluşturan, tasarlayan da insan beynidir, o hâlde farklı alanlarda kullanılabilecek olan yapay zekâ, yine de insanın programlaması ve ona görev yüklemesi ile mümkün olacaktır. İnsanın ileride çok daha fazla boş zamanı olacaktır ve bu zamanı belki de sanat, spor ve farklı başka alanlarda kullanması gerekecektir. Pandemi Döneminde Sanat ve Eğitimde İnovasyon Uygulamaları Günümüzde inovasyon Prof. Dr. İsmet ÇAVUŞOĞLU Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Hüseynova, Samire;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş: COVID-19 salgını tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok etkilenenler arasında gelişimsel özellikleri nedeniyle çocuk ve gençler yer almaktadır. COVID-19 salgını sürecinde önceden psikiyatrik bozukluğu olan gençlerin ise daha fazla etkileneceği öngörülmektedir. Mevcut kriz sürecinin bu grubu iki farklı şekilde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi bu süreçte psikiyatrik bozukluğu olan gençler için en ciddi risk hastalığın kötüleşmesidir. İkincisi de kısıtlamalar nedeniyle bu gençlerin, tedavilerini sürdürme ya da hastalık belirtilerindeki kötüleşme durumunda uygun bir sağlık merkezine ulaşma konusunda zorluk yaşama olasılıklarının yüksek olmasıdır. Bu çalışmada, COVID-19 Pandemisinin, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimiminin başvuru profili üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimi’ne 01 Ocak 2019- 29 Şubat 2020 tarihleri arasında (Rutin Kriz grubu) ve 01 Mart 2020-29 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran (Pandemi Grubu) tüm olguların dosyaları geriye dönük olarak taranmış ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan rutin kriz grubunda 70 ve pandemi grubunda 35 olgu çalışmaya alınmıştır. Her iki gruptaki olguların dosyaları incelenmesi sonucunda elde edilen veriler (Beck Depresyon Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri puanları, psikiyatrik tanıları, kullandıkları ilaçlar, risk ve koruyucu faktörler v.b.) sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırmamızdaki olguların yaş ortalaması 14.51±1.98 olup %59'u kızdır. Olguların yaklaşık yarısından fazlasının %53.3 oranla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı aldığı, DEHB’yi sırasıyla %50.5 oranla depresif bozukluk ve %32.4 oranla anksiyete bozukluğu tanılarının izlediği saptanmıştır. Rutin kriz grubu ve pandemi grubu arasında sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanılar, risk faktörleri, Beck depresyon ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.502). Rutin kriz grubunun Kısa Semptom Envanteri (KSE) alt ölçek puanlarından hostilite puanı, pandemi grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunun işbirliğine yatkınlık puanının rutin kriz grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Tedavide tek ilaç kullananların oranı pandemi grubunda (%42,9), rutin kriz grubuna göre (%21,4) anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunda yeme bozukluğu tanısı olanların oranının (%8,6), rutin kriz grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.035). Pandemi grubunun okulda başarılı olma oranı (%62,9), rutin kriz grubunun okulda başarılı olma oranından (%28,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç: Pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik, izolasyon, yalnızlık hissi, yaşıt ilişkisi ve sosyal desteğin kaybı, günlük rutinlerin bozulması, özerklik ve özgürlüğün kısıtlanması, ölüm tehdidi, kontrolü kaybetme korkusu çocuk ve gençleri etkilemiştir. Bu etkinin psikiyatrik takiptetki çocuk ve gençlerde daha fazla olacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda psikiyatrik takipteki gençlerde pandemi öncesi grup ile pandemi dönemi grubu arasında psikiyatrik tanıları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuç çalışmamızın pandeminin erken dönemlerini kapsıyor olması ile ilişkili olabileceği gibi hastanemizde karantina döneminde de riskli hastalarla Teletıp ile görüşmelere ve tedavilere devam edilmiş olması ile de ilişkili olabilir. COVID-19 pandemisinin gelecek nesillerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılabilecektir ancak, ruhsal olarak daha incinebilir gruptaki, çocuk ve ergenlerle ilgili geliştirilecek ulusal ve uluslararası politikalara, önleme ve eylem planlarına ihtiyacın olduğu da açıktır. Introduction: The COVID-19 epidemic has affected the whole world and our country. Young people are among those most affected in this epidemic due to their developmental characteristics. It is predicted that young people with existing psychiatric disorders will be more likely to be affected during the COVID-19 epidemic. It should be noted that the current crisis process may affect this group in two different ways. First, the most serious risk for young people with psychiatric disorders in this process is worsening of their disorders. Secondly, because of the restrictions, these young people are more likely to have difficulties in accessing an appropriate health center in order to maintain their treatment or if their symptoms worsen. In this study, we aimed to determine the effects of the COVID-19 Pandemic on the admission profile of Ege University Department of Child and Adolescent Psychiatry, Trauma and Crisis Intervention Unit. Method: The files of all the cases admitted to Intervention Unit for Trauma and Crisis in the Department of Child and Adolescent Psychiatry, Ege University between 01 January 2019 - 29 February 2020 (the “Routine Crisis” group) and between 01 March 2020 - 29 October 2020 (the “Pandemic” Group) were retrospectively scanned. 70 cases from the "routine crisis" group and 35 cases from the "pandemic" group, who met the inclusion criteria, were included in the study. The files of the cases in both groups were examined, and the data (the scores of Beck Depression Inventory (BDI), Brief Symptom Inventory (BSI), psychiatric diagnoses, medications they used, risk and protective factors, etc.) were recorded in the sociodemographic data form. Results: The mean age of the cases in our study was 14.51±1.98 years and 59% of them were girls. It was found that more than half of the cases were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) with 53.3%, followed by depressive disorder with 50.5% and anxiety disorder with 32.4%, respectively. There was no statistically significant difference between the “routine crisis” group and the “pandemic” group in terms of sociodemographic characteristics, risk factors, BDI scores and diagnostic status (p=0.502). The hostility score of the Brief Symptom Inventory (BSI) in the “routine crisis” group was significantly higher than in the “pandemic” group (p=0.039). It was found that the rate of those diagnosed with eating disorders in the “pandemic” group (8.6%) was significantly higher than the in “routine crisis” group (p=0.035). The rate of success at school (62.9%) in the “pandemic group” was found to be significantly higher than that of the “routine crisis” group (28.6%) (p=0.002). Conclusion: The pandemic-related facts, which are isolation, feeling of loneliness, loss of peer relationships and social support, disruption of daily routines, restriction of autonomy and freedom, threat of death, fear of losing control have affected children and youth. It is predicted that this effect would be more severe in children and adolescents under psychiatric follow-up. In our study, no significant difference was found between the pre-pandemic group and the pandemic period group in terms of psychiatric diagnoses in youth under psychiatric follow-up. This result may be related to the fact that our study covered the early stages of the pandemic, as well as the fact that psychiatric interviews and treatments were continued with risky patients via telemedicine technique during the quarantine period in our hospital. The effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of new generations will be better understood in the future. However, it is clear that there is a need for national and international policies, prevention and intervention plans for more vulnerable children and adolescents.

Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
134 Research products, page 1 of 14
  • Other research product . Other ORP type . 2021
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Gökçe, Sebla;
    Publisher: Maltepe Üniversitesi
    Country: Turkey

    Yeni tip koronavirüs salgını her yaştan çocuğun psikolojisini etkiledi. Uzmanlar kaygı ve stres kaynaklı olarak çocuklarda uykusuzluk, korkulu rüya, iştahsızlık, huzursuzluk görülebileceğini, pandemi dönemi yaşayan çocukların gelecekte kaygı düzeyleri yüksek bireylere dönüşebileceğini söylüyor.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Ertürk Beyter, Merve;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Background: Celiac disease is an enteropathy that occurs as a result of the consumption of gluten-containing foods in individuals with a genetic predisposition, and its treatment is a lifelong gluten-free diet. Due to COVID-19, a global pandemic was declared by WHO on March 11, 2020, and as a result, curfews were applied in our country. Objective: The aim of this study is to evaluate the effects of restrictive measures applied during the COVID-19 pandemic on children's adherence to the gluten-free diet. Method: The research was carried out in Ege University Faculty of Medicine, Department of Pediatric Gastroenterology, Hepatology and Nutrition. Fifty patients between the ages of 2 and 18 who were diagnosed with celiac disease and followed a gluten-free diet for at least 2 years were included in the study. Demographic data of the cases, body weight, height, body mass index values and standard deviation scores, tTG-IgA levels before and during the pandemic were recorded from the outpatient follow-up files and the hospital data system. Patients with serologically tTG-IgA levels above 20 U/ml were considered to have dietary compliance problems. A questionnaire was prepared verbally questioning the patients' compliance with the gluten-free diet and the factors that may affect it during the pandemic period. This questionnaire was filled in face to face during the outpatient follow-ups and with telephone interviews. Results: In our study, 31 (62%) of 50 celiac patients were female and 19 (38%) were male. The mean age at diagnosis is 11,93 ± 4,06 years. The three most common complaints at the time of diagnosis were growth retardation (56%), abdominal pain (46%), and diarrhea (36%). When our patients were evaluated anthropometrically before and after the pandemic; A statistically significant increase was found in body weight SDSs (p=0.006). A significant increase was found in height SDSs (p=0.01). There was an increase in BMI SDSs, but it was not statistically significant (p>0.05). While 64% of patients had negative tTG-IgA antibodies before the pandemic, this rate decreased to 56% during the pandemic, but no statistically significant difference was found (p=0.07). When dietary compliance was questioned verbally, 49 patients in our sample reported that they adhered to the diet before and after the pandemic. When the degree of adherence to the diet was questioned, 37 patients stated that they always adhered to the diet before and after the pandemic. When the tTG-IgA levels of these patients were compared before and after the pandemic, it was observed that there was an increase in antibody levels, but no statistically significant difference was found. This showed that the patient's statement was unreliable. When the frequency of eating out was questioned, a statistically significant decrease was observed during the pandemic compared to the pre-pandemic period (p=0.001). There was a decrease in the monthly income of the families during the pandemic, which was statistically significant (p=0.04). Before and during the pandemic, 45 patients stated that they had difficulty in supplying gluten-free food. While the most common reasons for this difficulty before the pandemic were that gluten-free products were expensive and not available in every market, the concern of being infected with COVID-19 and curfew were added to these during the pandemic. Conclusion: During the pandemic, there was an increase in the body weight and height SDS of the patients. This increase does not support the serological response. This suggests that the occurrence of inflammation and intestinal damage requires longer follow-up, and the time between pre-pandemic and pre-pandemic control examinations may be insufficient. Giriş: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glüten içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir enteropatidir ve tedavisi ömür boyu sürecek glütensiz diyettir. COVID-19 nedeniyle 11 Mart 2020’de DSÖ tarafından küresel pandemi ilan edilmiştir ve bunun sonucunda ülkemizde sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanmıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında uygulanan kısıtlayıcı önlemlerin çocukların glütensiz diyete uyumları üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yapıldı. Çölyak hastalığı tanısı almış ve en az 2 yıl süreyle glütensiz diyet uygulayan 2-18 yaş aralığındaki 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik verileri, pandemi öncesindeki ve pandemi sırasındaki vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi değerleri ve standart deviasyon skorları, tTG-IgA düzeyleri poliklinik izlem dosyalarından ve hastane veri sisteminden kaydedildi. Serolojik olarak tTG-IgA düzeyi 20 U/ml’nin üstünde olan hastaların diyete uyum sorunu olduğu kabul edildi. Hastaların glütensiz diyete uyumunu ve pandemi döneminde buna etki edebilecek faktörleri sözel olarak sorgulayan bir anket düzenlendi. Bu anket formu hastaların poliklinik izlemlerinde yüz yüze ve telefon görüşmesiyle dolduruldu. Bulgular: Çalışmamızda 50 çölyaklı olgunun 31’si (%62) kız, 19’i (%38) erkek idi. Ortalama yaşı 11,93 ± 4,06 yıldır. Tanı anındaki en sık üç yakınma büyüme geriliği (%56), karın ağrısı (%46), ishal (%36) idi. Hastalarımız antropometrik olarak pandemi öncesi ve sonrası değerlendirildiğinde; vücut ağırlığı SDS’lerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p=0,006). Boy SDS’lerinde anlamlı artış bulundu (p=0,01). VKİ SDS’lerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Pandemi öncesi %64 hastanın tTG-IgA antikoru negatifken bu oran pandemi sırasında %56’ya düşmüştü, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,07). Diyete uyum sözel olarak sorgulandığında örneklemimizdeki 49 hasta pandemiden önce ve sonra diyete uyduğunu bildirdi. Diyete uyum derecesi sorgulandığında 37 hasta pandemiden önce ve sonra diyete daima uyduğunu belirtti. Bu hastaların pandemi öncesi ve sonrası tTG-IgA düzeyleri kıyaslandığında antikor düzeylerinde artış olduğu görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu da hastaların beyanının güvenilir olmadığını gösterdi. Dışarıda yemek yeme sıklığı sorgulandığında pandemi sırasında, pandemi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001). Pandemi süresince ailelerin aylık gelirinde düşüş görüldü, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Pandemi öncesi ve pandemi sırasında 45 hasta glütensiz gıdayı tedarik etmekte zorlandığını belirtti. Pandemiden önce bu zorlanmanın en sık nedenleri glütensiz ürünlerin pahalı olması ve her markette bulunmaması iken, pandemi süresince bunlara COVID-19 ile enfekte olma endişesi ve sokağa çıkma yasağı da eklendi. Sonuç: Pandemi süresince hastaların vücut ağırlığı ve boy SDS’lerinde artış olmuştur. Bu artışı serolojik yanıt desteklememektedir. Bu durum inflamasyon ve bağırsaktaki hasarın ortaya çıkmasının daha uzun takip gerektirdiğini hastaların pandemi öncesi ve pandemi sırasındaki kontrol muayeneleri arasındaki sürenin yetersiz olabileceğini düşündürmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    Bu sayıda: Pandemi Sonrası Zaman Sayfa 02 "Sağlıklı Beslen, Sağlıkla Kal" Beslenme Ve Diyetetik Bölümü Hocaları İle Röportaj Sayfa 03 Öğrencilerin Gözünden Pandemi Döneminde Mesleki Uygulama Deneyimleri Sayfa 04 Covid-19 Salgınında Uygulanan Sosyal İzolasyonun Fiziksel Aktivite ve Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Sayfa 05 Sağlık ve Teknoloji Köşesi Sayfa 06 "Dil ve Konuşma Terapisi ve Odyoloji Bölümü Meslek Tanıtımı" Semineri Zoom Üzerinden Gerçekleştirildi Sayfa 07

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çakır, Yasemin;
    Publisher: Düzce Üniversitesi
    Country: Turkey

    YÖK Tez No: 682372 2019 yılının sonlarına doğru ortaya çıkan ve tüm dünyada pandemiye sebep olan yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19), 2020 yılında tüm dünyada milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Günümüzde COVID-19 ile ilgili çalışmalar giderek artmakta ve her geçen gün bilgiler değişmektedir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız COVID-19 tanısı ile hastanede yatan hastaların yatış süresine etki eden faktörlerin incelenmesidir. Çalışmaya Mart 2020 ve Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz enfeksiyon hastalıkları servisinde yatan 102 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, komorbid hastalıkları, vital bulguları, yatış esnasındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin (Hb), trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) üre, kreatin, C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, laktat dehidrojenaz (LDH), kreatinin, protrombin zamanı (PT), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR), procalsitonin (pct), D-dimer, ferritin, troponin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) trombosit-lenfosit oranı (PLR), monosit-lenfosit oranı (MLR) ve MPV-lenfosit oranı (MPVLR) değerleri retrospektif olarak incelendi. COVID-19 PCR ve akciğer tomografilerindeki parankimal tutulumları sınıflandırıldı. Aldıkları antiviral, antibiyotik ve diğer destek tedavileri ve hastanede yatış süreleri kayıt edildi. İstatistiksel analiz için verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov testi ile incelendi. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapıldı, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alındı. Çalışmamızda 51 erkek ve 51 kadın toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 56,51±15,48 yıl olarak bulundu. Ortalama hastane yatış süresi ortalama 7,58±3,35 gündü. DM, HT ve malignitesi olan hastalarda ve favipravir, enoksaparin ve vitamin C desteği alan hastalarda daha uzun hastane yatışı olduğu görüldü. Uzun süre hastane yatışı olan hastalarda ateş, procalsitonin, AST, LDH değerlerinin kısa yatış süresi olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Lenfosit sayısı ve yüzdesi, NLR, monosit sayısı, MPV/lenfosit oranı değerleri ise yedi günden uzun süre yatan hastalarda anlamlı düşük bulundu. iii The new coronavirus disease (COVID-19), which emerged towards the end of 2019 and caused a pandemic all over the world, infected millions of people all over the world in 2020. Nowadays, studies on COVID-19 are increasing and information changes day by day. Our aim in this study is to determine the factors affecting the length of stay of patients hospitalized with the diagnosis of COVID-19. 102 patients hospitalized in our hospital's infection ward between March 2020 and June 2020 were included in the study. Age, gender, comorbid diseases, vital signs, leukocyte, neutrophil, lymphocyte, monocyte, hemoglobin, platelet, mean platelet volume (MPV), aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT) urea, creatine, c-reactive protein (CRP), procalcitonin, d-dimer, fibrinogen, lactate dehydrogenase (LDH), creatinine, prothrombin time (PT), international normalized ratio (INR), procalcitonin (pct), d-dimer, ferritin, troponin, neutrophil / lymphocyte ratio (NLR) platelet-lymphocyte ratio (PLR), monocyte-lymphocyte ratio (MLR) and MPV-lymphocyte ratio values were analyzed retrospectively. Parenchymal involvement in COVID-19 PCR, hospitalization tomography were classified. The antiviral, antibiotic and other supportive treatments they received and the length of their hospital stay were included. For statistical analysis, the distribution of the data was examined using the Kolmogorov-Simirnov test. Statistical analyzes were made with SPSS v.22 package program, the level of significance was taken into account as 0.05. 51 male and 51 female patients were evaluated in our study. The mean age of the patients was 56.51 ± 15.48 years. Average hospital stay was 7.58 ± 3.35 days. The patients were evaluated as longer and shorter hospitalizations than five days, and longer and shorter hospitalizations than seven days. Longer hospital stays were observed in patients with DM, HT, malignancy and those receiving favipravir, enoxaparin and vitamin C supplements. Fever, procalcitonin, AST and LDH values iv were found to be significantly higher in patients who were hospitalized for a long time compared to patients with a short hospitalization period. Lymphocyte count and percentage, neutrophil-lymphocyte ratio, monocyte count, mean platelet volume (MPV) lymphocyte ratio values were found to be significantly lower in long hospitalized patients.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektörlüğü;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    ÜNiVERSiTEMiZiN GiRiŞLERiNDE HES KODU DENETiMi İlgili Kamu Kurumlarımızın aldığı kararlar doğrultusunda kampüs girişlerinde yapılacak HES kodu denetimleri hız ve pratiklik sağlamak amacıyla personel ve öğrenci kimlik kartları kullanılarak gerçekleştirilecektir. Aşı olmak veya covid-19 geçirmiş olmak veya 48 saati geçmeyen Covid 19 PCR negatif sonucu olmak kampüs girişi için sağlanması gereken şartlar arasındadır. Bu amaçla PERSİS sisteminde “KİŞİSEL” menüsünün altında bulunan “BİLGİLERİM” sekmesine HES kodu eklenecektir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Rashed, Yousef Mohammad Khalil;
    Publisher: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    COVID-19 disease started in Wuhan city in China and spread all over the world in 2020, causing the pandemic. The mortality prediction is high in this disease, in which millions of people are infected and has a high mortality. In this study, hospital mortality rates in patients diagnosed with COVID-19 were evaluated using NEWS2 and LOW-HARM scoring methods. MATERİAL AND METHODS: Patients who applied to Necmettin Erbakan University Meram Medical Faculty Hospital between 01/04/2020 and 01/11/2020 and were diagnosed with Covid-19 with the result of RT-PCR were included in our study. Inpatients were evaluated in terms of demographic values, admission symptoms, laboratory findings, the relationship between NEWS2 and LOW-HARM scores and mortality. NEWS2 and LOW-HARM scores were compared in terms of predicting mortality. The results obtained were subjected to statistical evaluation with the SPSS 25.0 package program. RESULTS: Of the 952 patients who met the inclusion criteria, 744 were survival (mean age 56.9 ± 16), and 208 were non-survival (mean age 73.6 ± 11.4 years). 378 (50.8%) of the survival patients were female and 366 (49.2%) were male. Of the non-survival patients, 76 (36.5%) were female and 132 (63.5%) were male. The mean length of stay for survival patients was found to be 8.5 ± 6 days, and 15.5 ± 10.7 days for non-survival patients. Sensitivity in LOW-HARM score as predictive indicator for predicting mortality was: 0.887 specificity: 0.719 AUC = 0.876, p 19.50 in the LOW-HARM score, and the cut-off value as> 3.50 in the NEWS2 score. CONCLUSİON: Both LOW-HARM and NEWS2 scores were found to be significant in predicting mortality. The sensitivity of LOW-HARM score (sensitivity:0.887, specifitiy:0.719 AUC=0.876, p<0.001) in predicting mortality and specificity of NEWS2 score (sensitivity:0,696, specifity:0,754 AUC=0.802, p<0.001) were found to be higher. COVİD-19 hastalığı Çin'in Wuhan şehrinde başlayarak, 2020 yılında tüm dünyaya yayılarak pandemiye neden olmuştur. Milyonlarca insanın enfekte olduğu ve yüksek mortaliteye sahip bu hastalıkta mortalite öngörüsü büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada COVİD-19 tanısı alan hastalarda hastane mortaliteleri NEWS2 ve LOW-HARM skorlama yöntemleri kullanarak değerlendirilmiştir. YÖNTEM: Çalışmamıza 01/04/2020 ile 01/11/2020 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve RT-PCR sonucu ile Covid-19 tanısı konulan hastalar alındı. Hastanede yatarak tedavi gören hastalar demografik değerleri, başvuru semptomları, laboratuvar bulguları, NEWS2 ve LOW-HARM skorları ile mortalite arasındaki ilişki değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 25.0 paket programı ile istatistiksel değerlendirmeye tabi tutuldu. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 952 hastanın 744'ü iyileşti (yaş ortalaması 56.9±16), 208'i vefat etti (yaş ortalaması 73.6±11.4). İyileşen hastaların 378(%50,8)'ı kadın, 366(%49,2)'ı erkekti. Vefat eden hastaların 76(%36,5)'ı kadın, 132(%63,5)'ı erkekti. İyileşen hastaların ortalama yatış süresi 8,5±6, Vefat eden hastaların 15,5±10,7 gün olarak bulundu. Mortaliteyi öngörmede prediktif gösterge olarak LOW-HARM skorunda duyarlılık:0.887 belirleyicilik:0.719 AUC=0.876, p19.50, NEWS2 skorunda cut-off değeri> 3,50 olarak bulundu. SONUÇ: Hem LOW-HARM hem de NEWS2 skorlarının mortalite tahmini anlamlı olarak saptandı. Mortalite öngörüsünde LOW-HARM skorunun duyarlılığı (duyarlılık:0.887, belirleyicilik:0.719 AUC=0.876, p<0.001) NEWS2 skorununda belirleyiciliği (duyarlılık:0,696, belirleyicilik:0,754 AUC=0.802, p<0.001) daha yüksek olarak saptandı.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    VOLKAN YILDIZ;
    Country: Turkey

    Yıldız V, Çocuklarda Bağırsak İşlevlerinin COVİD-19 Pandemi Döneminde Bozulan Uyku Kalitesi ve Yaşam Alışkanlıkları ile Olan İlişkisi, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Volkan Yıldız, Uzmanlık Tezi, Kırıkkale, 2021. Fonksiyonel kabızlık hayat kalitesini bozan bir durumdur. Çocuklarda pek çok başka faktör bu durumun gelişmesine katkıda bulunabilir. Bu çalışmada COVID-19 pandemi döneminde Kırıkkale ilinde çocukların uyku düzeni ve kalitesinin bağırsak işlevlerini etkileyerek fonksiyonel kabızlık sıklığına etkisi ve dışkılama alışkanlıkları ile bedensel aktivite, beslenme şekli ve elektronik cihaz kullanımı arasında ilişki olup olmadığını göstermek amaçlanmıştır. Çalışmada randomize seçilmiş 4-18 yaş arası çocuklara ebeveynleri aracılığıyla anket uygulandı. Kabızlığa sebep olabilecek organik bir patolojisi (hipotiroidi, anatomik bağırsak bozuklukları, nörolojik sorunlar) olanlar çalışmaya alınmadı. Dışkı yapısını belirlemede Bristol Dışkı Skalası, bedensel aktivitede Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) önerileri, uyku düzeni parametrelerinde Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) kullanıldı. Her soru gözlemcinin katılımcılara açıklaması sonrası cevaplandı. Gruplar %99,9 güven düzeyinde belirlendi ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı. p<0,05 ise anlamlı kabul edildi. Anket 472 kişiye yapıldı ve organik patolojisi olan 22 kişi çalışmadan çıkarıldı. Toplam 450 kişi çalışmaya dahil edildi ve fonksiyonel kabızlık oranı %25,6 (n:115) bulundu. Dışkılama alışkanlıkları arasında cinsiyet farkı yoktu (p:0,262). 12-18 yaş (n:58, %30,9) çocuklarda kabızlık sıklığı artmış bulundu (p:0,029). 'Fastfood ve karbonhidrat' ağırlıklı beslenenlerde kabızlık oranı %43,9' idi (p:<0,001). Günlük sıvı alımı <1,5 litre olanlar %67,7 (n:305) olup bunların %27,6'sı (n:84) kabızdı. Çocukların %94,4'ünün günlük en az 1 saat elektronik cihazla zaman geçirdiği (n:425), yatmadan önce %55,3 oranında elektronik eşyalarla oynadığı ve bunların uyku kalitesinin daha kötü olduğu saptandı (p:0,005). Çocukların %65,8'i (n:296) DSÖ kriterlerine göre anlamlı bedensel aktivite yapmıyordu ve bunların %27,1'i kabızdı (n:80). Anne sütü almamış çocuklarda %46,7 oranında ileriki yaşamlarında kabızlık görüldü. Yirmi dört aya kadar anne sütü alım süresi arttıkça kabızlık oranında anlamlı azalma olduğu görüldü (p:0,034). Elektronik cihaz kullanım süresi uzadıkça gece yatma saatlerinde gecikme (p:<0,001), sabah kalkış saatlerinde gecikme (p:<0,001), toplam uyku saatlerinde azalma (p<0,001) ve uyku kalitesinde bozulma anlamlı olarak korele bulundu (p:0,033). Sonuç olarak fonksiyonel kabızlık sıklığı %25,6 bulundu. Beslenme alışkanlıkları ve uyku düzenindeki değişikliklerin; süt çocukluğu dönemindeki anne sütü alımı, tuvalet alışkanlıkları ve ek gıdaya geçiş durumlarının düzenlenmesinin fonksiyonel kabızlığı önleme ve iyileştirmede olumlu etkisi gösterildi. Çocukların elektronik cihazlarla kaybettiği zaman da uyku sorunlarını beraberinde getirmektedir. Bu çalışma çocuklardaki bu sorunları aşmada engellenebilir durumlar hakkında farkındalık oluşturmada, ebeveyn ve çocuk eğitimlerinin önemini ortaya koymada yol gösterici olmuştur. Yıldız V, The Relationship of Intestinal Functions in Children with Deteriorated Sleep Quality and Life Habits during the COVID-19 Pandemic Period, Kırıkkale University Faculty of Medicine, Department of Pediatrics, Volkan Yıldız, Specialization Thesis, Kırıkkale, 2021. Functional constipation is a condition that impairs life quality. Many other factors can contribute to development of this condition in children. In this study, we aimed to show the effect of sleep pattern and quality to the frequency of functional constipation by affecting intestinal functions of children in Kırıkkale province during the COVID-19 pandemic period. We also investigated the relationship between defecation habits and physical activity, diet and electronic device use. In the study, randomly selected children between the ages of 4-18 were surveyed through their parents. Those with an organic pathology (hypothyroidism, anatomical intestinal disorders, neurological problems) that may cause constipation were excluded from the study. Bristol Stool Scale was used to determine stool structure, World Health Organization (WHO) recommendations for physical activity, and Pittsburgh Sleep Quality Index (PUKI) was used for sleep pattern parameters. Each question was answered after the observer explained it to the participants. We screened 472 people and 22 people with organic pathology were excluded from the study. A total of 450 people were included in the study and the rate of functional constipation was found to be 25.6% (n:115). There was no gender difference between defecation habits (p:0.262). Constipation frequency was found to be increased in children aged 12-18 (n:58, 30.9%) (p:0.029). Constipation rate was 43.9% in 'fastfood and carbohydrate' diets (p:<0.001). Those with a daily fluid intake of <1.5 liters were constipated in 67.7% (n:305) and 27.6% (n:84) of them. It was determined that 94.4% of the children spent at least 1 hour daily with electronic devices (n:425), and 55.3% of them played with electronic devices before going to bed, and their sleep quality was worse (p:0.005). According to WHO criteria, 65.8% (n:296) of the children were not doing significant physical activity and 27.1% of them were constipated (n:80). Constipation was observed in 46.7% of children who did not receive breast milk in their later life. As the duration of breastfeeding up to 24 months increased, there was a significant decrease in the rate of constipation (p:0.034). As the duration of electronic device use increased, delay in bedtime (p:<0.001), delay in waking up in the morning (p:<0.001), decrease in total sleep hours (p<0.001) and deterioration in sleep quality were found to be significantly correlated (p:0.033). In conclusion, the frequency of functional constipation was found to be 25.6%. Changes in eating habits and sleep patterns; the positive effect of regulating breast milk intake, toilet habits and transition to supplementary food during infancy in preventing and improving functional constipation has been shown. When children lose with electronic devices, it also brings sleep problems. This study has been a guide in raising awareness about preventable situations in overcoming these problems in children and revealing the importance of parent and child education.

  • Open Access Turkish
    Publisher: EPAM (Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi)
    Country: Turkey

    İçindekiler: 1. Seçim Öncesi Almanya Analizi-2 Doç. Dr. Fahri Erenel, 2. GELENEK VE GELECEK İKİLEMİNDE ÖĞRETMEN OLMAK: METAKOGNİTİF BİR BAKIŞ1 Prof. İrfan ERDOĞAN, 3.Araştırma :Covid-19 Jenerasyonlar Arasında ki Farkı Ortadan Kaldırıyor Gökhan Kaçmaz, 4. Yedekleme Planlaması Eben Harrell, 5.Dijital Dönüşüme Yaşam Boyu Öğrenme Sistemleri İle Ayak Uydurabilmek Filiz Güleç Kutlu, 6Kitap Tavsiyesi.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektörlüğü;
    Publisher: İstanbul Gelişim Üniversitesi / Istanbul Gelisim University
    Country: Turkey

    DUAYENDEN - Pandemi Döneminde Sanat ve Eğitimde İnovasyon Uygulamaları Günümüzde inovasyon - Dünyada yaşanan pandemi dönemi hayatımızı birçok yönden değiştirmiş durumdadır. Yaşam ve çalışma şartları başkalaştı ve zorlaştı. Çalışmasız toplumun olamayacağı, üretim olmadan tüketim de olamayacağı ortaya çıktı. Tüm dünya ülkelerinde çeşitli önlemler alındı; belirli bir süre karantina tedbirleri uygulandı ve daha sonraki etaplarda kontrollü bir şekilde normalleşmeye doğru adımlar atılmaya başlandı. Asya’nın ve Amerika’nın da etkilenmiş olduğu pandemi Avrupa ülkelerini de çok ciddi bir şekilde etkiledi. Belki de hiçbir dünya ülkesi, covid-19 kapsamı dışında kalamadı. Anormal bir şekilde hayat devam etti, bütün bunlar bizlere bir savaş dönemini anımsattı. Doğal olarak anaokullarından ilköğretim, lise ve üniversite eğitimi de bundan nasibini aldı. Sanat alanında da sıkıntılı dönem yaşandı ve maalesef durum farklı derecelerde tüm dünya ülkelerinde devam etmektedir. Bu arada eğitim ve sanat da şekil değiştirerek, dijitalleşerek başkalaştı ve kendi tabiatına uygun yöntemler belirleyerek yoluna devam etti ve etmektedir. Hâlen bir takım belirsizlikler yaşanmaktadır, gelecekteki eğitimin ve sanatın nasıl varlığını sürdüreceği çok da net değildir. Uzmanların çelişkili görüşleri ve öngörüleri doğrultusunda değişen şartlara göre farklılaşan eğitim ve sanatın da bir şekilde teknolojik imkânlar neticesinde genelde daha da dijitalleşmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Sanal ortamlar oluştu, online eğitim süreci yaşandı. Sanal galeriler, müzeler, sergiler ve etkinlikler ortaya çıktı ve sanatı bu şekliyle de görmeye alıştık. Bu bağlamda inovasyonun çok çok önemli olduğu da ortaya çıkmış oldu. Dünya değişti ve yeni meslekler önem kazandı, bazı çalışma alanları ise önemsizleşti. Birçok çalışma türleri sanal ortamlarda ve mesafeden yapılır hâle geldi. Örneğin, gelişmiş dijital teknoloji daha da fazla yaşamımızın tüm alanlarına girdi. Robotların on yıllardan beri kullanılıyor olması, onların günümüzde geliştirilerek daha da fazla kullanılacağı ortaya çıktı. Hatta en son takip ettiğim kadarıyla, ev işlerini de eksiksiz yapabilen robotların üretilmiş olduğunu gördüm. Ev işlerinde tüm düzenin ve ihtiyaçları algılayan ve gerekenleri en iyi şekilde icra eden bir robot gerçekten de insanımıza büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Robotlar tüm üretimler için vazgeçilmez hâle geldiler. Günümüzde teknolojinin ve bilimin yarattığı yapay zekâ belki de günümüzün ve geleceğin en önemli ve belirleyicisi, olağanüstü bir üründür. Yapay zekâ aynı zamanda bir süper zekâdır. Birçok işimizi belki de ileride yapay zekâ ile çözeceğiz. İnsanoğlunun hayatına yapay zekânın da girmesiyle yaşamımızda birçok şey değişecek gibi görünüyor. Ama şunu da belirtmemiz gerekir ki, yapay zekâyı oluşturan, tasarlayan da insan beynidir, o hâlde farklı alanlarda kullanılabilecek olan yapay zekâ, yine de insanın programlaması ve ona görev yüklemesi ile mümkün olacaktır. İnsanın ileride çok daha fazla boş zamanı olacaktır ve bu zamanı belki de sanat, spor ve farklı başka alanlarda kullanması gerekecektir. Pandemi Döneminde Sanat ve Eğitimde İnovasyon Uygulamaları Günümüzde inovasyon Prof. Dr. İsmet ÇAVUŞOĞLU Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Hüseynova, Samire;
    Publisher: Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi
    Country: Turkey

    Giriş: COVID-19 salgını tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok etkilenenler arasında gelişimsel özellikleri nedeniyle çocuk ve gençler yer almaktadır. COVID-19 salgını sürecinde önceden psikiyatrik bozukluğu olan gençlerin ise daha fazla etkileneceği öngörülmektedir. Mevcut kriz sürecinin bu grubu iki farklı şekilde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi bu süreçte psikiyatrik bozukluğu olan gençler için en ciddi risk hastalığın kötüleşmesidir. İkincisi de kısıtlamalar nedeniyle bu gençlerin, tedavilerini sürdürme ya da hastalık belirtilerindeki kötüleşme durumunda uygun bir sağlık merkezine ulaşma konusunda zorluk yaşama olasılıklarının yüksek olmasıdır. Bu çalışmada, COVID-19 Pandemisinin, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimiminin başvuru profili üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Travma ve Krize Müdahale Birimi’ne 01 Ocak 2019- 29 Şubat 2020 tarihleri arasında (Rutin Kriz grubu) ve 01 Mart 2020-29 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran (Pandemi Grubu) tüm olguların dosyaları geriye dönük olarak taranmış ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan rutin kriz grubunda 70 ve pandemi grubunda 35 olgu çalışmaya alınmıştır. Her iki gruptaki olguların dosyaları incelenmesi sonucunda elde edilen veriler (Beck Depresyon Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri puanları, psikiyatrik tanıları, kullandıkları ilaçlar, risk ve koruyucu faktörler v.b.) sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırmamızdaki olguların yaş ortalaması 14.51±1.98 olup %59'u kızdır. Olguların yaklaşık yarısından fazlasının %53.3 oranla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı aldığı, DEHB’yi sırasıyla %50.5 oranla depresif bozukluk ve %32.4 oranla anksiyete bozukluğu tanılarının izlediği saptanmıştır. Rutin kriz grubu ve pandemi grubu arasında sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanılar, risk faktörleri, Beck depresyon ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.502). Rutin kriz grubunun Kısa Semptom Envanteri (KSE) alt ölçek puanlarından hostilite puanı, pandemi grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunun işbirliğine yatkınlık puanının rutin kriz grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Tedavide tek ilaç kullananların oranı pandemi grubunda (%42,9), rutin kriz grubuna göre (%21,4) anlamlı düzeyde yüksektir (p=0.039). Pandemi grubunda yeme bozukluğu tanısı olanların oranının (%8,6), rutin kriz grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.035). Pandemi grubunun okulda başarılı olma oranı (%62,9), rutin kriz grubunun okulda başarılı olma oranından (%28,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç: Pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik, izolasyon, yalnızlık hissi, yaşıt ilişkisi ve sosyal desteğin kaybı, günlük rutinlerin bozulması, özerklik ve özgürlüğün kısıtlanması, ölüm tehdidi, kontrolü kaybetme korkusu çocuk ve gençleri etkilemiştir. Bu etkinin psikiyatrik takiptetki çocuk ve gençlerde daha fazla olacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda psikiyatrik takipteki gençlerde pandemi öncesi grup ile pandemi dönemi grubu arasında psikiyatrik tanıları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuç çalışmamızın pandeminin erken dönemlerini kapsıyor olması ile ilişkili olabileceği gibi hastanemizde karantina döneminde de riskli hastalarla Teletıp ile görüşmelere ve tedavilere devam edilmiş olması ile de ilişkili olabilir. COVID-19 pandemisinin gelecek nesillerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılabilecektir ancak, ruhsal olarak daha incinebilir gruptaki, çocuk ve ergenlerle ilgili geliştirilecek ulusal ve uluslararası politikalara, önleme ve eylem planlarına ihtiyacın olduğu da açıktır. Introduction: The COVID-19 epidemic has affected the whole world and our country. Young people are among those most affected in this epidemic due to their developmental characteristics. It is predicted that young people with existing psychiatric disorders will be more likely to be affected during the COVID-19 epidemic. It should be noted that the current crisis process may affect this group in two different ways. First, the most serious risk for young people with psychiatric disorders in this process is worsening of their disorders. Secondly, because of the restrictions, these young people are more likely to have difficulties in accessing an appropriate health center in order to maintain their treatment or if their symptoms worsen. In this study, we aimed to determine the effects of the COVID-19 Pandemic on the admission profile of Ege University Department of Child and Adolescent Psychiatry, Trauma and Crisis Intervention Unit. Method: The files of all the cases admitted to Intervention Unit for Trauma and Crisis in the Department of Child and Adolescent Psychiatry, Ege University between 01 January 2019 - 29 February 2020 (the “Routine Crisis” group) and between 01 March 2020 - 29 October 2020 (the “Pandemic” Group) were retrospectively scanned. 70 cases from the "routine crisis" group and 35 cases from the "pandemic" group, who met the inclusion criteria, were included in the study. The files of the cases in both groups were examined, and the data (the scores of Beck Depression Inventory (BDI), Brief Symptom Inventory (BSI), psychiatric diagnoses, medications they used, risk and protective factors, etc.) were recorded in the sociodemographic data form. Results: The mean age of the cases in our study was 14.51±1.98 years and 59% of them were girls. It was found that more than half of the cases were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) with 53.3%, followed by depressive disorder with 50.5% and anxiety disorder with 32.4%, respectively. There was no statistically significant difference between the “routine crisis” group and the “pandemic” group in terms of sociodemographic characteristics, risk factors, BDI scores and diagnostic status (p=0.502). The hostility score of the Brief Symptom Inventory (BSI) in the “routine crisis” group was significantly higher than in the “pandemic” group (p=0.039). It was found that the rate of those diagnosed with eating disorders in the “pandemic” group (8.6%) was significantly higher than the in “routine crisis” group (p=0.035). The rate of success at school (62.9%) in the “pandemic group” was found to be significantly higher than that of the “routine crisis” group (28.6%) (p=0.002). Conclusion: The pandemic-related facts, which are isolation, feeling of loneliness, loss of peer relationships and social support, disruption of daily routines, restriction of autonomy and freedom, threat of death, fear of losing control have affected children and youth. It is predicted that this effect would be more severe in children and adolescents under psychiatric follow-up. In our study, no significant difference was found between the pre-pandemic group and the pandemic period group in terms of psychiatric diagnoses in youth under psychiatric follow-up. This result may be related to the fact that our study covered the early stages of the pandemic, as well as the fact that psychiatric interviews and treatments were continued with risky patients via telemedicine technique during the quarantine period in our hospital. The effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of new generations will be better understood in the future. However, it is clear that there is a need for national and international policies, prevention and intervention plans for more vulnerable children and adolescents.

Send a message
How can we help?
We usually respond in a few hours.