Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
1,855 Research products, page 1 of 186

  • Other research products
  • Other ORP type
  • Turkish
  • Ege University Institutional Repository

10
arrow_drop_down
Date (most recent)
arrow_drop_down
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Erdem, Hüseyin Aytaç; Işıkgöz, Meltem Taşbakan; Şanlıdağ, Gamze; Kanpak, Ecem Saadet; Pullukçu, Hüsnü;
    Country: Turkey

    Introduction: Human papillomavirus (HPV) is a DNA virus belonging to the Papillomaviridae family and infects only humans. HPV virus has an important role in the development of cervical cancer and anogenital warts, and it is also responsible for oropharyngeal cancers and penile cancers. The aim of this study was to evaluate the knowledge, awareness, and attitudes about HPV and HPV vaccines in medical students with HPV vaccine. Materials and Methods: A questionnaire consisting of 30 close-ended questions was applied to the medical students with HPV vaccine between February 1- May 31, 2019 in the Faculty of Medicine. Data were analyzed with descriptive statistical methods. Results: Eighty-five medical students enrolled in the study, 5% (n= 5) were males and 95% (n= 80) were females. The number of participants who responded correctly to the questions about HPV transmission pathways, symptoms, diseases, HPV vaccine protection, and screening methods was 4% (n= 3). The average number of correct answers was 14.3 (min: 8, max: 18). 96% (n= 82) of the participants responded to the question related to condom use in people who have been vaccinated with HPV as “required to use” or “use condoms”, and 4% (n= 3) stated that this information was wrong. For the question about genital herpes and HPV, 45 % (n= 38) of the participants stated that they might be related, and 9% (n= 8) did not know. Conclusion: The rates of HPV vaccine application in our country are still low. Vaccination of health workers is very important. Firstly, acquiring the right information and completing their own vaccines will increase immunization rates. Giriş: Human papilloma virüs (HPV) Papillomaviridae ailesinde yer alan ve sadece insanları infekte eden bir DNA virüsüdür. Serviks kanseri ve anogenital siğillerin oluşumunda en önemli rolü oynayan HPV penil kanser ve orofarengeal kanserlerden de sorumludur. Bu çalışmada, tıp fakültesinde HPV aşısı uygulanmış olan öğrencilerin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi, görüş ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tıp fakültesinde 1 Şubat 2019-31 Mayıs 2019 tarihleri arasında HPV aşısı yaptırmış olan öğrencilere, 30 adet kapalı uçlu sorudan oluşan anket yüzyüze görüşülerek uygulanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan tümü tıp fakültesi öğrencisi 85 kişinin %6 (n= 5)’sı erkek, %94 (n= 80)’ü kadın idi. Soruların tamamına doğru cevap veren kişi sayısı %4 iken, ortalama doğru yanıt sayısı 14.3 (min: 8, max: 18) bulunmuştur. HPV aşısı olmuş kişilerde kondom kullanımı ile ilgili katılımcıların %96 (n= 82)’sı kondom kullanması ya da kullandırmasının gerekli olduğunu, %4 (n= 3)’ü bu bilginin yanlış olduğunu belirtmiştir. Genital herpes ve HPV ile ilgili soru için katılımcıların %45 (n= 38)’i ilişkili olabileceğini, %9 (n= 8)’u ise bilgisinin olmadığını ifade etmiştir. Sonuç: Ülkemizde HPV aşısının uygulanma oranları sağlık çalışanları arasında dahi henüz düşüktür. Sağlık çalışanlarının aşıyı tavsiye etmesi çok değerlidir. Öncelikle aşılara ait doğru bilgilerin edinilmesi ve sağlık çalışanlarının kendi aşılarını tamamlaması bağışıklama oranlarının artmasını sağlayacaktır

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sert, Fatma; Özkök, Serdar; Oruç, Nevin; Ünalp, Ömer; Yalman, Deniz; Nart, Deniz; Haydaroğlu, Ayfer;
    Country: Turkey

    Amaç: Pankreas kanserlerinin epidemiyolojisi ve genel sağkalım (GSK) özelliklerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezine (EÜKAM) 1992-2017 yıllarında kayıtlı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) kanser verileri retrospektif olarak taranmıştır. CANREG özel bilgisayar programına kayıtlı veriler, WHO ve Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) sistemlerinde gruplanarak analizler yapılmıştır. İstatistiksel analizlerde Kikare, General Linear Model (GLM), Kaplan-Meier sağ kalım analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Toplam 117.139 kanser olgusunun 2.507’si pankreas kanseridir. Olgularımızın 1.493’ü (%59,5) erkek, 1.014’ü (%40,5) kadın olup pankreas kanseri iki cinsiyette benzer oranlarda izlenmektedir. Pankreas başı, en sık yerleşim yeridir. Genellikle ileri evrede tanı konulan kuyruk yerleşimli tümörler, erkeklerde daha sıktır (%11,5 vs. %6,2; p=0,047). Erkeklerde en sık 60 69 yaş arasında, kadınlarda ise 70 yaş üzerinde izlenmektedir. Ekzokrin tümörler, endokrin tümörlerden anlamlı oranda fazla karşılaşılmaktadır (%95 vs. %5; p=0,002). 1992 yılından 2014 yılı sonuna kadar kaydedilen pankreas kanseri olgularında doğrusal bir artış mevcuttur ve yıllara göre olan bu artış anlamlıdır (GLM: F=10,91, p<0,001). Artış cinsiyetler arasında farklılık göstermektedir. Erkeklerde daha yüksek ve doğrusal artış olduğu saptanmıştır (GLM: F=4,988, p=0,026). Hastalık prognozu oldukça kötü olup 2-, 5- ve 10-yıllık GSK oranları sırasıyla %15,9, %8,3 ve %6,0; ortanca GSK 7 aydır. Beş yıllık GSK erkeklerde %11,3 iken; kadınlarda %15,4 olup fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: EÜTF’de EÜKAM tarafından 1992-2017 arasında, 117.139 kanser kaydı gerçekleştirilmiş, bunların 2507’si pankreas kanseridir. Pankreas kanserinde yıllara göre doğrusal artış vardır ve uzak metastatik evrede tanı konulmaktadır. En sık görülme yaş grubu olan 60-69 yaş grubu için 5 yıllık GSK %1,4 olarak bulunmuştur. Kadınlarda GSK erkeklere göre daha iyidir. Aim: To determine epidemiological and overall survival (OS) characteristics of pancreatic cancer patients. Materials and Methods: Data of Ege University Cancer Control and Research Center between 1992- 2017 were screened retrospectively. Data recorded in CANREG program were grouped and analyzed in WHO and Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) systems. Chi-square test, General Linear Model (GLM) and Kaplan-Meier survival analysis were used for statistical analysis. Results: Number of pancreatic cancer cases was 2,507 among 117,139 cancer cases. 1,493 (59.5%) of our cases were male and 1,014 (40.5%) were female. Pancreatic head was the most common location. Tail located tumors were more common in males (11.5% vs. 6.2%; p =0.047). It was most common in males between the ages of 60 and 69, in females over the age of 70. Exocrine tumors were significantly higher than endocrine tumors (95% vs. 5%; p=0.002). There was a linear increase in pancreatic cancer cases recorded from 1992 to the end of 2014, and this increase over the years was significant (GLM: F=10.91, p<0.001). A higher and linear increase was found in men (GLM: F=4.988, p=0.026). Disease prognosis was poor and 2, 5 and 10 year OS rates were 15.9%, 8.3% and 6.0%, respectively; median OS was 7monhts. While 5-year OS was 11.3% in men; 15.4% of women and it was found significant (p<0.001). Conclusion: There was a linear increase in pancreatic cancer over the years and the diagnosis was done in distant metastatic stage. The 5-year OS was 1.4% for the 60-69 years age group. OS was better in women than men.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Acar, Ayda; Yaman, Banu; Yanmaz, Ayris; Yoldaş, Ayşe Hande; Karaarslan, Işıl; Akalın, Taner; Ceylan, Can;
    Country: Turkey

    Aim: We aimed to evaluate the epidemiological characteristics of patients diagnosed as nonmelanoma skin cancer in the database of Ege University Hospital between 1992-2017. Materials and Methods: The data of 8395 patients diagnosed with non-melanoma skin cancer enrolled at Ege University between 1992-2017, recorded by the CANREG 4 program by specially trained and certified cancer registry staff of the Ege University Cancer Control Research and Application Center, were collected and evaluated in terms of age, sex, histopathological diagnosis of the tumor, tumor location, disease stage and treatment methods. While the existence of the relationship between categorical variables was evaluated with the Chi-Square method, the numerical variables between the groups were compared with the Kruskal Wallis and Dunn Test. All Hypothesis tests were applied at 0.05 significance level. Results: 8386 of 8395 patients with non-melanoma skin cancer registered between 1992 and 2017 at the Cancer Research Center of Ege University were included. Of 55.9% patients had basal cell carcinoma, 30.3% had squamous cell carcinoma, 3.6% had malignant cutaneous soft tissue tumor , 3.4% had basosquamous carcinoma, 2.7% had cutaneous lymphoma, 1.4% had malignant cutaneous adnexal tumors, 0.4% had Merkel cell carcinoma and 2.3% had unclassified tumor. Of 57.3% patients were male and 42.7% were female. The average age was 63.3 ± 14.3. Conclusions: In our study most of the cases were epithelial carcinomas. The most common cancer was basal cell carcinoma, followed by squamous cell carcinoma. The least common tumor was the Merkel cell carcinoma. Except Merkel cell carcinoma, the male sex was more dominant. The group with the youngest mean age was cutaneous lymphomas, while the older age group was squamous cell carcinoma. Amaç: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Hastanesi veri tabanındaki 1992-2017 yılları arası melanom dışı malign deri kanseri tanısı alan hastaların epidemiyolojik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezinin özel eğitimli ve sertifikalı kanser kayıt elemanları tarafından CANREG 4 programı ile kaydedilen 1992-2017 yılları arasında Ege Üniversitesinde kayıtlı 8395 melanom dışı malign deri kanseri tanılı hastanın; tanı yaşı, cinsiyeti, tümörün histopatolojik tanısı, tümör yerleşim yeri, hastalık evresi ve uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler arası ilişki varlığı Ki-Kare yöntemiyle değerlendirilirken, gruplar arası nümerik değişkenler Kruskal Wallis ve Dunn Testi ile karşılaştırıldı. Tüm Hipotez testleri 0,05 önem seviyesinde uygulandı. Bulgular: Ege Üniversitesi Kanser Araştırma Merkezinde 1992 ile 2017 yılları arasında kayıtlı melanom dışı deri kanseri olan 8395 hastanın 8386’sı dahil edildi. Hastaların %55,9’unda bazal hücreli karsinom, %30,3’ünde skuamoz hücreli karsinom, %3,6’sında malign kutanöz yumuşak doku tümörü, %3,4’ünde bazoskuamoz karsinom, %2,7’sinde kutanöz lenfoma, %1,4’ünde malign deri eki tümörü, %0,4’ünde Merkel hücreli karsinom, %2,3’ünde sınıflandırılamayan tümör mevcuttu. Hastaların %57,3’ü erkek, %42,7’si kadındı. Yaş ortalaması 63,3±14,3 idi. Sonuçlar: Olguların çoğunu epitelyal karsinomlar oluşturmakta idi. Çalışmada en sık görülen kanser tipi bazal hücreli karsinomdu ve bunu ikinci sırada skuamoz hücreli karsinom izlemekteydi. En az görülen Merkel hücreli karsinomdu. Merkel hücreli karsinom dışında erkek cinsiyet daha baskındı. Yaş ortalaması en genç olan grup kutanöz lenfomalarken, en ileri yaş gruplu tümör skuamoz hücreli karsinomdu.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çavuşoğlu, Yüksel; Altay, Hakan; Cahn, Avivit; Çelik, Ahmet Duran; Demir, Şerafettin; Kılıçaslan, Barış; Raz, Itamar;
    Country: Turkey

    Sodium-glucose cotransporter-2 inhibitors (SGLT-2i) are a new class of drugs for patients with type 2 diabetes (T2DM) which inhibit urinary glucose reabsorption in the proximal tubule of the nephron and result in glucosuria, natriuresis and diuresis. in large, randomized clinical trials, SGLT-2i have been shown to reduce major cardiovascular (CV) events and heart failure (HF) hospitalizations in patients with T2DM who have atherosclerotic CV disease or CV risk factors. in these trials, SGLT-2i is have their greatest and most consistent effect on reducing the risk of HF hospitalization. the reduction in HF hospitalization was also observed in subgroups of patients with a HF diagnosis at baseline, which raised the possibility of a clinical benefit of SGLT-2i in HF patients, regardless of the presence or absence of T2DM. in very recently published DAPA-HF trial, a SGLT-2i, dapagliflozin treatment on top of standard HF therapy has been shown to have clear clinical benefits in terms of reducing HF hospitalization, CV mortality, all-cause mortality and improving quality of life in HF patients. This compelling evidence suggests that SGLT-2i have a potential to be an effective treatment option in HF, regardless of diabetes. This article provides a comprehensive overview focused on the role of SGLT-2i in the treatment of HF. Sodyum glikoz ko-transporter-2 inhibitörleri (SGLT-2i), glükoz geri emiliminin sağlandığı böbrek proksimal tübüllerinde glikoz reabsorbsiyonunu engelleyip glükozuri, diürez ve natriüreze neden olarak etkili olan yeni antidiyabetik ajanlardır. Geniş çaplı randomize klinik çalışmalarda, aterosklerotik kardiyovasküler (KV) hastalığı veya yüksek KV risk faktörleri olan tip 2 diyabette (T2DM), majör KV olayları ve kalp yetersizliğine (KY) bağlı hastane yatışlarını azalttığı ortaya konmuştur. Bu çalışmalarda en büyük ve tutarlı etkinin KY nedenli hastane yatışlarını azaltması üzerine olduğu gözlenmiştir. KY nedenli hastane yatışlarına etkisinin KY tanısı bulunan hasta subgruplarında da gösterilmiş olması SGLT2i’lerin T2DM olsun olmasın tüm KY olgularında klinik yararlar sağlayabileceği düşüncesini ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan DAPA-HF çalışmasında, standart KY tedavisi üzerine eklenen ve SGLT-2i olan dapagliflozinin diyabet olsun olmasın KY bulunan olgularda KY nedenli hastane yatışlarını, KV mortalite ve tüm nedenli mortaliteyi azalttığı, yaşam kalitesini düzelttiği gösterilmiştir. Bu sonuçlar SGLT2i’lerin KY’de etkin bir tedavi seçeneği olma potansiyeline sahip olduğunu desteklemektedir. Bu derlemede SGLT2i’lerin KY tedavisindeki rolü değerlendirilmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Derya; Hekimgil, Mine; Demir, Emre; Bülbül, Hale; Ulusoy, Yusuf; Soyer, Nur Akad; Özsan, Nazan;
    Country: Turkey

    Amaç: Hodgkin lenfoma (HL) sıklığı ve mortalite oranları tüm dünyada değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmada, HL olgularının epidemiyolojik ve genel sağ kalım analizlerinin, global sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi veri tabanına kayıtlı, 1992-2017 yıllarında HL tanısı alan 972 erişkin olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş, CANREG-4 ile kaydedilen veriler SPSS’e aktarılmıştır. Bulgular: Olguların %59,9’u erkek olup, ortalama tanı yaşı 41,8 ve medyan tanı yaşı 39 idi. Olguların %94,4’ü klasik Hodgkin lenfoma (KHL) tanısı aldı. Alt tiplerine baktığımızda %42,1 nodüler sklerozan (NS)-KHL, %31,0 mikst sellüler (MS)-KHL, %5,2 lenfositten zengin (LZ)-KHL, %2,9 lenfositten fakir (LF)-KHL olarak değerlendirildi. Erkeklerde kadınlara göre anlamlı yüksekti. Noduler lenfosit predominant HL olgularının tamamı EBV negatif iken; KHL olgularının %52,7’si pozitifti (p<0,0001). Ayrıca %59 lokalize, %16,4 bölgesel, %24,7 yaygın hastalık oluşturmaktaydı. Sağ kalım analizleri bilinen 971 olgunun sağkalımı 1 yıllık %92, 5 yılllık %81, 10 yıllık %70, 15 yıllık %62, 25 yıllık %43 idi. Kemik iliği lokalizasyonundan tanı alan olguların sağ kalımının kısa olduğu saptandı (p<0,0001). Sonuç: HL, en sık görülen ikinci lenfoma tipi olup, erkeklerde kadınlara göre daha sık karşımıza çıkmaktadır. NSKHL en sık görülen alt tip olmakla birlikte, gelişmiş ülkelere göre biraz daha az görüldüğü, MSKHL ve LFKHL alt tiplerinin ise daha ön plana çıktığı dikkatimizi çekmektedir. Ayrıca olgularımızda EBV görülme oranları, gelişmiş ülkelere kıyaslandığında fazla olup, Asya ve Latin Amerika’ya göre daha düşüktür. Erkeklerde, kemik iliği tutulumu olanlarda ve yaygın hastalık oluşturanlarda sağ kalım daha kısa bulunmuştur. Prognostik açıdan, cinsiyet ve hastalık evresi bizim çalışmamızda da öne çıkan önemli parametreler arasında saptanmıştır. Aim: Hodgkin lymphoma (HL) shows different incidence and mortality rates all over the world. The aim of this study was to evaluate the epidemiological and overall survival analysis of HL patients and compare them with global findings. Materials and Methods: The data of HL, including 972 adult patients diagnosed within 1992-2017 and recorded at Ege University Cancer Control and Research Center by CANREG-4 program, were evaluated retrospectively with SPSS. Results: 59.9% of the patients were male; the mean age was 41.8, and the median age was 39. Of all the patients, 94.4% were diagnosed as CHL. The subtypes of CHL were evaluated as 42.1% nodular sclerosis (NS)-CHL, 31.0% mixed cellular (MC)-CHL, 5.2% lymphocyte-rich (LR)-CHL, 2.9% lymphocyte-depleted (LD)-CHL. The disease was significantly predominant in males. While EBV was negative in all nodular lymphocyte predominant Hodgkin lymphoma patients, 52.7% of CHL patients were positive with EBV (p<0.0001). Also, 59% of the patients had localized, 16.4% regional, 24.7% disseminated disease. Overall survival rates for 1, 5, 10, 15, 25-year were 92%, 81%, 70%, 62%, 43% respectively. The patients those had been diagnosed with the bone marrow biopsy had been detected to have poor prognosis (p<0.0001). Conclusion: In our study, HL is the second most common lymphoma type; the incidence is more common in males than females. Although among our patients NSCHL is the most common subtype of CHL, it has a bit less percentage than developed countries, MCCHL and LDCHL subtypes are also prominent in our country. Also, our EBV incidence is higher compared with developed countries but lower than in Asia and Latin America. Overall survival is found lower in patients with male gender, bone marrow involvement, and disseminated disease. Gender and stage of the disease were found to be among the most important prognostic parameters in our study.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Turhal, Göksel; Şahin, Fetih Furkan; Öztürk, Kerem; Akagündüz, Özlem; Akyıldız, Serdar; Esassolak, Mustafa; Caner, Ayşe;
    Country: Turkey

    Amaç: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezi (EÜKAM) sisteminde kayıtlı olan larinks kanseri tanısı alan hastaların demografik özellikleri ile birlikte malignite kliniğine göre genel sağkalımlarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: EÜKAM’da görevli kanser kayıt teknik ekibi tarafından kaydedilen 1992-2016 yılları arasında Ege Üniversitesi’nde tanı, tedavi ve takip sürecinde yer alan 3144 olgunun yaşı,cinsiyeti, histopatolojisi, tümör evresi, uygulanan tedavi şekli, takip süresi ve sağkalım durumu retrospektif olarak analiz edilmiştir. Bulgular: 3144 olgunun ortalama yaşı 59.4±10.5 saptanmıştır. En sık histopatolojik tip %97.4 ile karsinom olarak, en sık gözlenen evre durumu %47.1 ile lokal sınırlı evre olarak saptanmıştır. Tüm olgu serisinin 5, 10, 15 ve 20 yıllık genel sağkalımları ise sırasıyla %67, %48.6, %33.8 ve %23.5 olarak bulunmuştur. Sonuç: Larinks kanserleri genel sağkalımında tümör evresi, yaş gibi faktörlerin anlamlı olarak etkili olduğu saptanırken cinsiyetin sağkalım üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görülmüştür. Ayrıca son yıllarda organ koruyucu tedavi modellerindeki alternatif seçenek ve başarı oranlarında artış olduğu, bunun yanında larinks kanseri insidansında artışın günümüze kadar devam ettiği saptanmıştır. Aim: The scope of this study was to investigate the demographic characteristics of laryngeal cancer and the factors that may effect the overall survival of laryngeal cancer in patients recorded in Ege University Cancer and Research Center (EUKAM) database. Materials and Methods: Data of 3144 laryngeal cancer patients registered at EUKAM between 1992- 2016; diagnosis, age, gender, histopathology, tumor stage, treatment modalities, follow-up period and latest status were retrospectively evaluated. Results: The average age of 3144 patients was 59.4±10.5 years. 94.9% of the cases were male and 5.1% were female. The most common histopathological type was carcinoma with the percentage of 97.4%, and the most common stage was locally limited with the percentage of 47.1%. The 5, 10, 15 and 20-year overall survival rates were 67%, 48.6%, 33.8% and 23.5%, respectively. Conclusion: Tumor stage and age were found to be significantly effective on survival of laryngeal cancers, on the other hand gender did not have a significant effect on survival. In last decades there has been an increase in alternative options and success rates in larynx preservation treatment modalities in recent years, as well as an increase in the incidence of laryngeal cancer.

  • Other research product . Other ORP type . 2020
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Banu; Eğrilmez, Sait; Şengör, Tomris; Yıldırım, Gül Özlem; İrkeç, Murat T.;
    Country: Turkey

    [Özet Yok]

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Derya; Vural, Filiz; Özsan, Nazan; Demir, Emre; Keklik, Fatma; Paşayev, Tural; Saydam, Guray;
    Country: Turkey

    Aim: Acute leukemia/lymphoma and myeloid sarcoma originated from hematopoietic precursor cells are clonal neoplastic proliferations. The aim of this study was to evaluate the epidemiological analysis of patients and compare them to global findings. Materials and Methods: The data, including 2,046 adult patients diagnosed as acute leukemia/lymphoma, and myeloid sarcoma recorded at Ege University Cancer Control and Research Center, within 1992-2017, were evaluated retrospectively. Results: Of the patients, 58% was male; the mean age was 50.62, the median age was 52. The most common type of leukemia (62.5%) was acute myeloid leukemia (AML). Leukemic presentation was seen in 95.8% of the patients. While the non-specified type of lymphoblastic leukemia (ALL) decreased in years, the diagnosis of leukemia in other groups increased in years. It was found that the incidence of ALL, which are more common in the pediatric age, decreased with age, and the incidence of acute leukemia with ambiguous lineage increased with age. Most of the AML and all leukemia patients were in the age range of 40-64. Overall survival for 1, 5, 10, and 25-year in patients with acute leukemia were 55.7%, 29%, 23%, and 15%, respectively. In addition, it was 52.3% in the 18-39 age range, 35.3% in the 40-64 age range, and 20.9% in the 65 age and over. Conclusion: While there was no significant difference between gender and survival, leukemic presentation, untreatment and older age was statistically significantly correlated with poor overall survival. Histologic type, age, and treatment of the disease were found to be among the most important prognostic parameters in our study Amaç: Akut lösemi/lenfoma ve myeloid sarkom, hematopoietik prekürsör hücrelerden gelişen klonal neoplastik proliferasyonlardır. Bu çalışmada, olgularının epidemiyolojik analizlerinin yapılması, global sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi veri tabanına kayıtlı, 1992-2017 yıllarında akut lösemi/lenfoma ve myeloid sarkom tanısı alan 2.046 erişkin olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %58’i erkek olup; ortalama tanı yaşı 50,62, medyan tanı yaşı ise 52 idi. En sık (%62,5) akut myeloid lösemi (AML) izlendi. Olguların %95,8’i lösemik prezentasyon göstermekteydi. Sınıflandırılamayan lenfoblastik lösemi (ALL) olguları yıllara göre azalırken, diğer gruplarda yıllara göre lösemi tanısında artış dikkatimizi çekti. Çocukluk yaş grubunda daha sık karşımıza çıkan ALL olgularında yaş arttıkça görülme oranlarının azaldığı, hücre dizisi belirsiz akut lösemi olgularında ise yaş arttıkça görülme oranlarının da arttığı saptandı. AML ve tüm lösemi olguları ise en çok 40-64 yaş aralığında yer almaktaydı. Akut lösemi olgularında 1, 5, 10 ve 25 yıllık sağkalım sırasıyla %55,7, %29, %23 ve %15 olarak bulundu. Ayrıca sağkalım 18-39 yaş grubunda %52,3, 40-64 yaş grubunda %35,3, 65 yaş ve üstü grupta %20,9 idi. Sonuç: Cinsiyet ve sağkalım arasında bir fark saptanmaz iken, lösemik prezentasyon gösterenlerde, tedavi almayan olgularda ve yaş arttıkça sağkalım daha kısa bulunmuş ve istatistiksel olarak da anlamlı saptanmıştır. Prognozda, histolojik tip, yaş ve tedavi bizim çalışmamızda da öne çıkan önemli parametrelerdendir.

  • Other research product . Other ORP type . 2020
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Banu; Eğrilmez, Sait; Şengör, Tomris; Yıldırım, Özlem; İrkeç, Murat T.;
    Country: Turkey

    [Özet Yok]

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Haydaroğlu, Ayfer; Sert, Fatma Yelkenci; Caner, Ayşe;
    Country: Turkey

    Aim: To evaluate the remarkable increase in the incidence of multiple primary cancers (MPCs) in the cancer database of Ege University Hospital (EUH). Materials and Methods: The data recorded in CANREG from EUKAM, which is special computer program, were grouped on the basis of WHO and SEER systems and analyzes were performed. In statistical analysis, chi-square, General Linear Model, and Kaplan-Meier survival curves were used. Log-Rank (Mantel-Cox), Breslow (Generalized Wilcoxon), and Tarone-Ware statistics were applied for survival analysis. p<0.05 was accepted statistically significant. Results: The total number of recorded cancer patients between 1992-2018 years was 124,321. The proportion of patients with MPCs during the searched period was 5.1% (n=6,311). MPCs were detected more common in men than in women (p<0.001). There was an increase in the incidence of MPCs over years. MPCs were most commonly detected in the gastrointestinal system (GIS) in both sexes. GIS cancers were seen as a secondary for GIS itself and GIS cancers were followed by urogenital system (UGS) cancers. MPCs seen with lung cancer were other respiratory organ cancers, as well. Bladder cancers were other commonly detected MPCs with lung cancer. Endometrium and ovary cancers were cancers which were seen as MPCs after breast cancer. Survival in MPCs was worse than in single primary cancers. Additionally, Overall survival rates were getting worse accordingly to the increase in MPCs number (p<0.001). 18.2% of the cases are synchronous, 81.7% of them are metachronous and there is no statistically significant difference in survival (p=0.506). Conclusion: In EUH cancer database, 5.1 % MPCs were detected and there was an increasing trend over the years. There is no statistically significant difference in survival of synchronous and metachronous MPCs. Survival in MPCs was worse than in single primary cancers and Overall survival rates were getting worse accordingly to the increase in MPCs number. Amaç: Ege Üniversitesi Hastanesi (EÜH) kanser veri tabanında birden çok sayıda kanserleri olan Çoklu Primer Kanser (ÇPK)’li olguların sayıca artışı dikkat çekici bulunmuş, bu artışın istatistik olarak analizi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: EÜH’de EÜKAM tarafından CANREG-4 özel bilgisayar programına kayıt edilen kanser verileri WHO ve Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) sistemleri temelinde gruplanarak analizler yapılmıştır. İstatistik analizlerde Ki-kare, General Linear Model, Kaplan Meier sağkalım analizleri uygulanmıştır. Kaplan Meier Sağkalım analizinde Log Rank (Mantel-Cox), Breslow (Generalized Wilcoxon) ve Tarone-Ware istatistikleri kullanılmış, istatistik analizlerde p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: EÜH veri tabanında 1992-2018 yılları arasında kaydedilmiş 124.321 kanser olgusunun 6.311’inde birden çok kanser (%5,1) saptanmıştır. ÇPK görülüşü erkeklerde daha belirgindir (p<0,0001). ÇPK’de yıllara göre bir artış saptanmıştır (p<0,0001). Her iki cinste en sık görülen Gastrointestinal sistem (GİS) kanserlerinde ÇPK genellikle yine GİS ile ilgili olmakta, bunu ürogenital sistem (ÜGS) kanserleri izlemektedir. Akciğer kanseri ile beraber görülen ÇPK’lerin başında diğer solunum sistemi kanserleri gelmekte, bunu mesane kanserleri izlemektedir. Meme kanserini izleyen ÇPK’ler endometrium ve over kanseridir. ÇPK’lerde sağkalım tek primer kanserlilere göre daha kötü ve çoklu ÇPK sayısı arttıkça sağkalımlar daha kötü olmaktadır (p<0,001). Olguların %18,2’si senkron, %81,8’i metakron olup sağkalım açısından istatistiksel olarak aradaki fark anlamlı değildir (p=0,506). Sonuç: EÜH Hastanesi veri tabanında %5,1 ÇPK saptanmış olup yıllara göre bir artış eğilimi vardır. Senkron veya metakron gelişen ÇPK’lar da sağkalım farkı bulunmamıştır. Çoklu primer kanserlerde sağkalım tekli kanserlere göre daha kötü olup ÇPK sayısı arttıkça GSK’lar daha kötü olmaktadır.

Advanced search in
Research products
arrow_drop_down
Searching FieldsTerms
Any field
arrow_drop_down
includes
arrow_drop_down
Include:
1,855 Research products, page 1 of 186
  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Erdem, Hüseyin Aytaç; Işıkgöz, Meltem Taşbakan; Şanlıdağ, Gamze; Kanpak, Ecem Saadet; Pullukçu, Hüsnü;
    Country: Turkey

    Introduction: Human papillomavirus (HPV) is a DNA virus belonging to the Papillomaviridae family and infects only humans. HPV virus has an important role in the development of cervical cancer and anogenital warts, and it is also responsible for oropharyngeal cancers and penile cancers. The aim of this study was to evaluate the knowledge, awareness, and attitudes about HPV and HPV vaccines in medical students with HPV vaccine. Materials and Methods: A questionnaire consisting of 30 close-ended questions was applied to the medical students with HPV vaccine between February 1- May 31, 2019 in the Faculty of Medicine. Data were analyzed with descriptive statistical methods. Results: Eighty-five medical students enrolled in the study, 5% (n= 5) were males and 95% (n= 80) were females. The number of participants who responded correctly to the questions about HPV transmission pathways, symptoms, diseases, HPV vaccine protection, and screening methods was 4% (n= 3). The average number of correct answers was 14.3 (min: 8, max: 18). 96% (n= 82) of the participants responded to the question related to condom use in people who have been vaccinated with HPV as “required to use” or “use condoms”, and 4% (n= 3) stated that this information was wrong. For the question about genital herpes and HPV, 45 % (n= 38) of the participants stated that they might be related, and 9% (n= 8) did not know. Conclusion: The rates of HPV vaccine application in our country are still low. Vaccination of health workers is very important. Firstly, acquiring the right information and completing their own vaccines will increase immunization rates. Giriş: Human papilloma virüs (HPV) Papillomaviridae ailesinde yer alan ve sadece insanları infekte eden bir DNA virüsüdür. Serviks kanseri ve anogenital siğillerin oluşumunda en önemli rolü oynayan HPV penil kanser ve orofarengeal kanserlerden de sorumludur. Bu çalışmada, tıp fakültesinde HPV aşısı uygulanmış olan öğrencilerin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi, görüş ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tıp fakültesinde 1 Şubat 2019-31 Mayıs 2019 tarihleri arasında HPV aşısı yaptırmış olan öğrencilere, 30 adet kapalı uçlu sorudan oluşan anket yüzyüze görüşülerek uygulanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan tümü tıp fakültesi öğrencisi 85 kişinin %6 (n= 5)’sı erkek, %94 (n= 80)’ü kadın idi. Soruların tamamına doğru cevap veren kişi sayısı %4 iken, ortalama doğru yanıt sayısı 14.3 (min: 8, max: 18) bulunmuştur. HPV aşısı olmuş kişilerde kondom kullanımı ile ilgili katılımcıların %96 (n= 82)’sı kondom kullanması ya da kullandırmasının gerekli olduğunu, %4 (n= 3)’ü bu bilginin yanlış olduğunu belirtmiştir. Genital herpes ve HPV ile ilgili soru için katılımcıların %45 (n= 38)’i ilişkili olabileceğini, %9 (n= 8)’u ise bilgisinin olmadığını ifade etmiştir. Sonuç: Ülkemizde HPV aşısının uygulanma oranları sağlık çalışanları arasında dahi henüz düşüktür. Sağlık çalışanlarının aşıyı tavsiye etmesi çok değerlidir. Öncelikle aşılara ait doğru bilgilerin edinilmesi ve sağlık çalışanlarının kendi aşılarını tamamlaması bağışıklama oranlarının artmasını sağlayacaktır

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Sert, Fatma; Özkök, Serdar; Oruç, Nevin; Ünalp, Ömer; Yalman, Deniz; Nart, Deniz; Haydaroğlu, Ayfer;
    Country: Turkey

    Amaç: Pankreas kanserlerinin epidemiyolojisi ve genel sağkalım (GSK) özelliklerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezine (EÜKAM) 1992-2017 yıllarında kayıtlı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) kanser verileri retrospektif olarak taranmıştır. CANREG özel bilgisayar programına kayıtlı veriler, WHO ve Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) sistemlerinde gruplanarak analizler yapılmıştır. İstatistiksel analizlerde Kikare, General Linear Model (GLM), Kaplan-Meier sağ kalım analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Toplam 117.139 kanser olgusunun 2.507’si pankreas kanseridir. Olgularımızın 1.493’ü (%59,5) erkek, 1.014’ü (%40,5) kadın olup pankreas kanseri iki cinsiyette benzer oranlarda izlenmektedir. Pankreas başı, en sık yerleşim yeridir. Genellikle ileri evrede tanı konulan kuyruk yerleşimli tümörler, erkeklerde daha sıktır (%11,5 vs. %6,2; p=0,047). Erkeklerde en sık 60 69 yaş arasında, kadınlarda ise 70 yaş üzerinde izlenmektedir. Ekzokrin tümörler, endokrin tümörlerden anlamlı oranda fazla karşılaşılmaktadır (%95 vs. %5; p=0,002). 1992 yılından 2014 yılı sonuna kadar kaydedilen pankreas kanseri olgularında doğrusal bir artış mevcuttur ve yıllara göre olan bu artış anlamlıdır (GLM: F=10,91, p<0,001). Artış cinsiyetler arasında farklılık göstermektedir. Erkeklerde daha yüksek ve doğrusal artış olduğu saptanmıştır (GLM: F=4,988, p=0,026). Hastalık prognozu oldukça kötü olup 2-, 5- ve 10-yıllık GSK oranları sırasıyla %15,9, %8,3 ve %6,0; ortanca GSK 7 aydır. Beş yıllık GSK erkeklerde %11,3 iken; kadınlarda %15,4 olup fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: EÜTF’de EÜKAM tarafından 1992-2017 arasında, 117.139 kanser kaydı gerçekleştirilmiş, bunların 2507’si pankreas kanseridir. Pankreas kanserinde yıllara göre doğrusal artış vardır ve uzak metastatik evrede tanı konulmaktadır. En sık görülme yaş grubu olan 60-69 yaş grubu için 5 yıllık GSK %1,4 olarak bulunmuştur. Kadınlarda GSK erkeklere göre daha iyidir. Aim: To determine epidemiological and overall survival (OS) characteristics of pancreatic cancer patients. Materials and Methods: Data of Ege University Cancer Control and Research Center between 1992- 2017 were screened retrospectively. Data recorded in CANREG program were grouped and analyzed in WHO and Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) systems. Chi-square test, General Linear Model (GLM) and Kaplan-Meier survival analysis were used for statistical analysis. Results: Number of pancreatic cancer cases was 2,507 among 117,139 cancer cases. 1,493 (59.5%) of our cases were male and 1,014 (40.5%) were female. Pancreatic head was the most common location. Tail located tumors were more common in males (11.5% vs. 6.2%; p =0.047). It was most common in males between the ages of 60 and 69, in females over the age of 70. Exocrine tumors were significantly higher than endocrine tumors (95% vs. 5%; p=0.002). There was a linear increase in pancreatic cancer cases recorded from 1992 to the end of 2014, and this increase over the years was significant (GLM: F=10.91, p<0.001). A higher and linear increase was found in men (GLM: F=4.988, p=0.026). Disease prognosis was poor and 2, 5 and 10 year OS rates were 15.9%, 8.3% and 6.0%, respectively; median OS was 7monhts. While 5-year OS was 11.3% in men; 15.4% of women and it was found significant (p<0.001). Conclusion: There was a linear increase in pancreatic cancer over the years and the diagnosis was done in distant metastatic stage. The 5-year OS was 1.4% for the 60-69 years age group. OS was better in women than men.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Acar, Ayda; Yaman, Banu; Yanmaz, Ayris; Yoldaş, Ayşe Hande; Karaarslan, Işıl; Akalın, Taner; Ceylan, Can;
    Country: Turkey

    Aim: We aimed to evaluate the epidemiological characteristics of patients diagnosed as nonmelanoma skin cancer in the database of Ege University Hospital between 1992-2017. Materials and Methods: The data of 8395 patients diagnosed with non-melanoma skin cancer enrolled at Ege University between 1992-2017, recorded by the CANREG 4 program by specially trained and certified cancer registry staff of the Ege University Cancer Control Research and Application Center, were collected and evaluated in terms of age, sex, histopathological diagnosis of the tumor, tumor location, disease stage and treatment methods. While the existence of the relationship between categorical variables was evaluated with the Chi-Square method, the numerical variables between the groups were compared with the Kruskal Wallis and Dunn Test. All Hypothesis tests were applied at 0.05 significance level. Results: 8386 of 8395 patients with non-melanoma skin cancer registered between 1992 and 2017 at the Cancer Research Center of Ege University were included. Of 55.9% patients had basal cell carcinoma, 30.3% had squamous cell carcinoma, 3.6% had malignant cutaneous soft tissue tumor , 3.4% had basosquamous carcinoma, 2.7% had cutaneous lymphoma, 1.4% had malignant cutaneous adnexal tumors, 0.4% had Merkel cell carcinoma and 2.3% had unclassified tumor. Of 57.3% patients were male and 42.7% were female. The average age was 63.3 ± 14.3. Conclusions: In our study most of the cases were epithelial carcinomas. The most common cancer was basal cell carcinoma, followed by squamous cell carcinoma. The least common tumor was the Merkel cell carcinoma. Except Merkel cell carcinoma, the male sex was more dominant. The group with the youngest mean age was cutaneous lymphomas, while the older age group was squamous cell carcinoma. Amaç: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Hastanesi veri tabanındaki 1992-2017 yılları arası melanom dışı malign deri kanseri tanısı alan hastaların epidemiyolojik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezinin özel eğitimli ve sertifikalı kanser kayıt elemanları tarafından CANREG 4 programı ile kaydedilen 1992-2017 yılları arasında Ege Üniversitesinde kayıtlı 8395 melanom dışı malign deri kanseri tanılı hastanın; tanı yaşı, cinsiyeti, tümörün histopatolojik tanısı, tümör yerleşim yeri, hastalık evresi ve uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler arası ilişki varlığı Ki-Kare yöntemiyle değerlendirilirken, gruplar arası nümerik değişkenler Kruskal Wallis ve Dunn Testi ile karşılaştırıldı. Tüm Hipotez testleri 0,05 önem seviyesinde uygulandı. Bulgular: Ege Üniversitesi Kanser Araştırma Merkezinde 1992 ile 2017 yılları arasında kayıtlı melanom dışı deri kanseri olan 8395 hastanın 8386’sı dahil edildi. Hastaların %55,9’unda bazal hücreli karsinom, %30,3’ünde skuamoz hücreli karsinom, %3,6’sında malign kutanöz yumuşak doku tümörü, %3,4’ünde bazoskuamoz karsinom, %2,7’sinde kutanöz lenfoma, %1,4’ünde malign deri eki tümörü, %0,4’ünde Merkel hücreli karsinom, %2,3’ünde sınıflandırılamayan tümör mevcuttu. Hastaların %57,3’ü erkek, %42,7’si kadındı. Yaş ortalaması 63,3±14,3 idi. Sonuçlar: Olguların çoğunu epitelyal karsinomlar oluşturmakta idi. Çalışmada en sık görülen kanser tipi bazal hücreli karsinomdu ve bunu ikinci sırada skuamoz hücreli karsinom izlemekteydi. En az görülen Merkel hücreli karsinomdu. Merkel hücreli karsinom dışında erkek cinsiyet daha baskındı. Yaş ortalaması en genç olan grup kutanöz lenfomalarken, en ileri yaş gruplu tümör skuamoz hücreli karsinomdu.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Çavuşoğlu, Yüksel; Altay, Hakan; Cahn, Avivit; Çelik, Ahmet Duran; Demir, Şerafettin; Kılıçaslan, Barış; Raz, Itamar;
    Country: Turkey

    Sodium-glucose cotransporter-2 inhibitors (SGLT-2i) are a new class of drugs for patients with type 2 diabetes (T2DM) which inhibit urinary glucose reabsorption in the proximal tubule of the nephron and result in glucosuria, natriuresis and diuresis. in large, randomized clinical trials, SGLT-2i have been shown to reduce major cardiovascular (CV) events and heart failure (HF) hospitalizations in patients with T2DM who have atherosclerotic CV disease or CV risk factors. in these trials, SGLT-2i is have their greatest and most consistent effect on reducing the risk of HF hospitalization. the reduction in HF hospitalization was also observed in subgroups of patients with a HF diagnosis at baseline, which raised the possibility of a clinical benefit of SGLT-2i in HF patients, regardless of the presence or absence of T2DM. in very recently published DAPA-HF trial, a SGLT-2i, dapagliflozin treatment on top of standard HF therapy has been shown to have clear clinical benefits in terms of reducing HF hospitalization, CV mortality, all-cause mortality and improving quality of life in HF patients. This compelling evidence suggests that SGLT-2i have a potential to be an effective treatment option in HF, regardless of diabetes. This article provides a comprehensive overview focused on the role of SGLT-2i in the treatment of HF. Sodyum glikoz ko-transporter-2 inhibitörleri (SGLT-2i), glükoz geri emiliminin sağlandığı böbrek proksimal tübüllerinde glikoz reabsorbsiyonunu engelleyip glükozuri, diürez ve natriüreze neden olarak etkili olan yeni antidiyabetik ajanlardır. Geniş çaplı randomize klinik çalışmalarda, aterosklerotik kardiyovasküler (KV) hastalığı veya yüksek KV risk faktörleri olan tip 2 diyabette (T2DM), majör KV olayları ve kalp yetersizliğine (KY) bağlı hastane yatışlarını azalttığı ortaya konmuştur. Bu çalışmalarda en büyük ve tutarlı etkinin KY nedenli hastane yatışlarını azaltması üzerine olduğu gözlenmiştir. KY nedenli hastane yatışlarına etkisinin KY tanısı bulunan hasta subgruplarında da gösterilmiş olması SGLT2i’lerin T2DM olsun olmasın tüm KY olgularında klinik yararlar sağlayabileceği düşüncesini ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan DAPA-HF çalışmasında, standart KY tedavisi üzerine eklenen ve SGLT-2i olan dapagliflozinin diyabet olsun olmasın KY bulunan olgularda KY nedenli hastane yatışlarını, KV mortalite ve tüm nedenli mortaliteyi azalttığı, yaşam kalitesini düzelttiği gösterilmiştir. Bu sonuçlar SGLT2i’lerin KY’de etkin bir tedavi seçeneği olma potansiyeline sahip olduğunu desteklemektedir. Bu derlemede SGLT2i’lerin KY tedavisindeki rolü değerlendirilmektedir.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Derya; Hekimgil, Mine; Demir, Emre; Bülbül, Hale; Ulusoy, Yusuf; Soyer, Nur Akad; Özsan, Nazan;
    Country: Turkey

    Amaç: Hodgkin lenfoma (HL) sıklığı ve mortalite oranları tüm dünyada değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmada, HL olgularının epidemiyolojik ve genel sağ kalım analizlerinin, global sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi veri tabanına kayıtlı, 1992-2017 yıllarında HL tanısı alan 972 erişkin olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş, CANREG-4 ile kaydedilen veriler SPSS’e aktarılmıştır. Bulgular: Olguların %59,9’u erkek olup, ortalama tanı yaşı 41,8 ve medyan tanı yaşı 39 idi. Olguların %94,4’ü klasik Hodgkin lenfoma (KHL) tanısı aldı. Alt tiplerine baktığımızda %42,1 nodüler sklerozan (NS)-KHL, %31,0 mikst sellüler (MS)-KHL, %5,2 lenfositten zengin (LZ)-KHL, %2,9 lenfositten fakir (LF)-KHL olarak değerlendirildi. Erkeklerde kadınlara göre anlamlı yüksekti. Noduler lenfosit predominant HL olgularının tamamı EBV negatif iken; KHL olgularının %52,7’si pozitifti (p<0,0001). Ayrıca %59 lokalize, %16,4 bölgesel, %24,7 yaygın hastalık oluşturmaktaydı. Sağ kalım analizleri bilinen 971 olgunun sağkalımı 1 yıllık %92, 5 yılllık %81, 10 yıllık %70, 15 yıllık %62, 25 yıllık %43 idi. Kemik iliği lokalizasyonundan tanı alan olguların sağ kalımının kısa olduğu saptandı (p<0,0001). Sonuç: HL, en sık görülen ikinci lenfoma tipi olup, erkeklerde kadınlara göre daha sık karşımıza çıkmaktadır. NSKHL en sık görülen alt tip olmakla birlikte, gelişmiş ülkelere göre biraz daha az görüldüğü, MSKHL ve LFKHL alt tiplerinin ise daha ön plana çıktığı dikkatimizi çekmektedir. Ayrıca olgularımızda EBV görülme oranları, gelişmiş ülkelere kıyaslandığında fazla olup, Asya ve Latin Amerika’ya göre daha düşüktür. Erkeklerde, kemik iliği tutulumu olanlarda ve yaygın hastalık oluşturanlarda sağ kalım daha kısa bulunmuştur. Prognostik açıdan, cinsiyet ve hastalık evresi bizim çalışmamızda da öne çıkan önemli parametreler arasında saptanmıştır. Aim: Hodgkin lymphoma (HL) shows different incidence and mortality rates all over the world. The aim of this study was to evaluate the epidemiological and overall survival analysis of HL patients and compare them with global findings. Materials and Methods: The data of HL, including 972 adult patients diagnosed within 1992-2017 and recorded at Ege University Cancer Control and Research Center by CANREG-4 program, were evaluated retrospectively with SPSS. Results: 59.9% of the patients were male; the mean age was 41.8, and the median age was 39. Of all the patients, 94.4% were diagnosed as CHL. The subtypes of CHL were evaluated as 42.1% nodular sclerosis (NS)-CHL, 31.0% mixed cellular (MC)-CHL, 5.2% lymphocyte-rich (LR)-CHL, 2.9% lymphocyte-depleted (LD)-CHL. The disease was significantly predominant in males. While EBV was negative in all nodular lymphocyte predominant Hodgkin lymphoma patients, 52.7% of CHL patients were positive with EBV (p<0.0001). Also, 59% of the patients had localized, 16.4% regional, 24.7% disseminated disease. Overall survival rates for 1, 5, 10, 15, 25-year were 92%, 81%, 70%, 62%, 43% respectively. The patients those had been diagnosed with the bone marrow biopsy had been detected to have poor prognosis (p<0.0001). Conclusion: In our study, HL is the second most common lymphoma type; the incidence is more common in males than females. Although among our patients NSCHL is the most common subtype of CHL, it has a bit less percentage than developed countries, MCCHL and LDCHL subtypes are also prominent in our country. Also, our EBV incidence is higher compared with developed countries but lower than in Asia and Latin America. Overall survival is found lower in patients with male gender, bone marrow involvement, and disseminated disease. Gender and stage of the disease were found to be among the most important prognostic parameters in our study.

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Turhal, Göksel; Şahin, Fetih Furkan; Öztürk, Kerem; Akagündüz, Özlem; Akyıldız, Serdar; Esassolak, Mustafa; Caner, Ayşe;
    Country: Turkey

    Amaç: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezi (EÜKAM) sisteminde kayıtlı olan larinks kanseri tanısı alan hastaların demografik özellikleri ile birlikte malignite kliniğine göre genel sağkalımlarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: EÜKAM’da görevli kanser kayıt teknik ekibi tarafından kaydedilen 1992-2016 yılları arasında Ege Üniversitesi’nde tanı, tedavi ve takip sürecinde yer alan 3144 olgunun yaşı,cinsiyeti, histopatolojisi, tümör evresi, uygulanan tedavi şekli, takip süresi ve sağkalım durumu retrospektif olarak analiz edilmiştir. Bulgular: 3144 olgunun ortalama yaşı 59.4±10.5 saptanmıştır. En sık histopatolojik tip %97.4 ile karsinom olarak, en sık gözlenen evre durumu %47.1 ile lokal sınırlı evre olarak saptanmıştır. Tüm olgu serisinin 5, 10, 15 ve 20 yıllık genel sağkalımları ise sırasıyla %67, %48.6, %33.8 ve %23.5 olarak bulunmuştur. Sonuç: Larinks kanserleri genel sağkalımında tümör evresi, yaş gibi faktörlerin anlamlı olarak etkili olduğu saptanırken cinsiyetin sağkalım üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görülmüştür. Ayrıca son yıllarda organ koruyucu tedavi modellerindeki alternatif seçenek ve başarı oranlarında artış olduğu, bunun yanında larinks kanseri insidansında artışın günümüze kadar devam ettiği saptanmıştır. Aim: The scope of this study was to investigate the demographic characteristics of laryngeal cancer and the factors that may effect the overall survival of laryngeal cancer in patients recorded in Ege University Cancer and Research Center (EUKAM) database. Materials and Methods: Data of 3144 laryngeal cancer patients registered at EUKAM between 1992- 2016; diagnosis, age, gender, histopathology, tumor stage, treatment modalities, follow-up period and latest status were retrospectively evaluated. Results: The average age of 3144 patients was 59.4±10.5 years. 94.9% of the cases were male and 5.1% were female. The most common histopathological type was carcinoma with the percentage of 97.4%, and the most common stage was locally limited with the percentage of 47.1%. The 5, 10, 15 and 20-year overall survival rates were 67%, 48.6%, 33.8% and 23.5%, respectively. Conclusion: Tumor stage and age were found to be significantly effective on survival of laryngeal cancers, on the other hand gender did not have a significant effect on survival. In last decades there has been an increase in alternative options and success rates in larynx preservation treatment modalities in recent years, as well as an increase in the incidence of laryngeal cancer.

  • Other research product . Other ORP type . 2020
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Banu; Eğrilmez, Sait; Şengör, Tomris; Yıldırım, Gül Özlem; İrkeç, Murat T.;
    Country: Turkey

    [Özet Yok]

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Demir, Derya; Vural, Filiz; Özsan, Nazan; Demir, Emre; Keklik, Fatma; Paşayev, Tural; Saydam, Guray;
    Country: Turkey

    Aim: Acute leukemia/lymphoma and myeloid sarcoma originated from hematopoietic precursor cells are clonal neoplastic proliferations. The aim of this study was to evaluate the epidemiological analysis of patients and compare them to global findings. Materials and Methods: The data, including 2,046 adult patients diagnosed as acute leukemia/lymphoma, and myeloid sarcoma recorded at Ege University Cancer Control and Research Center, within 1992-2017, were evaluated retrospectively. Results: Of the patients, 58% was male; the mean age was 50.62, the median age was 52. The most common type of leukemia (62.5%) was acute myeloid leukemia (AML). Leukemic presentation was seen in 95.8% of the patients. While the non-specified type of lymphoblastic leukemia (ALL) decreased in years, the diagnosis of leukemia in other groups increased in years. It was found that the incidence of ALL, which are more common in the pediatric age, decreased with age, and the incidence of acute leukemia with ambiguous lineage increased with age. Most of the AML and all leukemia patients were in the age range of 40-64. Overall survival for 1, 5, 10, and 25-year in patients with acute leukemia were 55.7%, 29%, 23%, and 15%, respectively. In addition, it was 52.3% in the 18-39 age range, 35.3% in the 40-64 age range, and 20.9% in the 65 age and over. Conclusion: While there was no significant difference between gender and survival, leukemic presentation, untreatment and older age was statistically significantly correlated with poor overall survival. Histologic type, age, and treatment of the disease were found to be among the most important prognostic parameters in our study Amaç: Akut lösemi/lenfoma ve myeloid sarkom, hematopoietik prekürsör hücrelerden gelişen klonal neoplastik proliferasyonlardır. Bu çalışmada, olgularının epidemiyolojik analizlerinin yapılması, global sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi veri tabanına kayıtlı, 1992-2017 yıllarında akut lösemi/lenfoma ve myeloid sarkom tanısı alan 2.046 erişkin olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %58’i erkek olup; ortalama tanı yaşı 50,62, medyan tanı yaşı ise 52 idi. En sık (%62,5) akut myeloid lösemi (AML) izlendi. Olguların %95,8’i lösemik prezentasyon göstermekteydi. Sınıflandırılamayan lenfoblastik lösemi (ALL) olguları yıllara göre azalırken, diğer gruplarda yıllara göre lösemi tanısında artış dikkatimizi çekti. Çocukluk yaş grubunda daha sık karşımıza çıkan ALL olgularında yaş arttıkça görülme oranlarının azaldığı, hücre dizisi belirsiz akut lösemi olgularında ise yaş arttıkça görülme oranlarının da arttığı saptandı. AML ve tüm lösemi olguları ise en çok 40-64 yaş aralığında yer almaktaydı. Akut lösemi olgularında 1, 5, 10 ve 25 yıllık sağkalım sırasıyla %55,7, %29, %23 ve %15 olarak bulundu. Ayrıca sağkalım 18-39 yaş grubunda %52,3, 40-64 yaş grubunda %35,3, 65 yaş ve üstü grupta %20,9 idi. Sonuç: Cinsiyet ve sağkalım arasında bir fark saptanmaz iken, lösemik prezentasyon gösterenlerde, tedavi almayan olgularda ve yaş arttıkça sağkalım daha kısa bulunmuş ve istatistiksel olarak da anlamlı saptanmıştır. Prognozda, histolojik tip, yaş ve tedavi bizim çalışmamızda da öne çıkan önemli parametrelerdendir.

  • Other research product . Other ORP type . 2020
    Open Access Turkish
    Authors: 
    Bozkurt, Banu; Eğrilmez, Sait; Şengör, Tomris; Yıldırım, Özlem; İrkeç, Murat T.;
    Country: Turkey

    [Özet Yok]

  • Open Access Turkish
    Authors: 
    Haydaroğlu, Ayfer; Sert, Fatma Yelkenci; Caner, Ayşe;
    Country: Turkey

    Aim: To evaluate the remarkable increase in the incidence of multiple primary cancers (MPCs) in the cancer database of Ege University Hospital (EUH). Materials and Methods: The data recorded in CANREG from EUKAM, which is special computer program, were grouped on the basis of WHO and SEER systems and analyzes were performed. In statistical analysis, chi-square, General Linear Model, and Kaplan-Meier survival curves were used. Log-Rank (Mantel-Cox), Breslow (Generalized Wilcoxon), and Tarone-Ware statistics were applied for survival analysis. p<0.05 was accepted statistically significant. Results: The total number of recorded cancer patients between 1992-2018 years was 124,321. The proportion of patients with MPCs during the searched period was 5.1% (n=6,311). MPCs were detected more common in men than in women (p<0.001). There was an increase in the incidence of MPCs over years. MPCs were most commonly detected in the gastrointestinal system (GIS) in both sexes. GIS cancers were seen as a secondary for GIS itself and GIS cancers were followed by urogenital system (UGS) cancers. MPCs seen with lung cancer were other respiratory organ cancers, as well. Bladder cancers were other commonly detected MPCs with lung cancer. Endometrium and ovary cancers were cancers which were seen as MPCs after breast cancer. Survival in MPCs was worse than in single primary cancers. Additionally, Overall survival rates were getting worse accordingly to the increase in MPCs number (p<0.001). 18.2% of the cases are synchronous, 81.7% of them are metachronous and there is no statistically significant difference in survival (p=0.506). Conclusion: In EUH cancer database, 5.1 % MPCs were detected and there was an increasing trend over the years. There is no statistically significant difference in survival of synchronous and metachronous MPCs. Survival in MPCs was worse than in single primary cancers and Overall survival rates were getting worse accordingly to the increase in MPCs number. Amaç: Ege Üniversitesi Hastanesi (EÜH) kanser veri tabanında birden çok sayıda kanserleri olan Çoklu Primer Kanser (ÇPK)’li olguların sayıca artışı dikkat çekici bulunmuş, bu artışın istatistik olarak analizi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: EÜH’de EÜKAM tarafından CANREG-4 özel bilgisayar programına kayıt edilen kanser verileri WHO ve Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) sistemleri temelinde gruplanarak analizler yapılmıştır. İstatistik analizlerde Ki-kare, General Linear Model, Kaplan Meier sağkalım analizleri uygulanmıştır. Kaplan Meier Sağkalım analizinde Log Rank (Mantel-Cox), Breslow (Generalized Wilcoxon) ve Tarone-Ware istatistikleri kullanılmış, istatistik analizlerde p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: EÜH veri tabanında 1992-2018 yılları arasında kaydedilmiş 124.321 kanser olgusunun 6.311’inde birden çok kanser (%5,1) saptanmıştır. ÇPK görülüşü erkeklerde daha belirgindir (p<0,0001). ÇPK’de yıllara göre bir artış saptanmıştır (p<0,0001). Her iki cinste en sık görülen Gastrointestinal sistem (GİS) kanserlerinde ÇPK genellikle yine GİS ile ilgili olmakta, bunu ürogenital sistem (ÜGS) kanserleri izlemektedir. Akciğer kanseri ile beraber görülen ÇPK’lerin başında diğer solunum sistemi kanserleri gelmekte, bunu mesane kanserleri izlemektedir. Meme kanserini izleyen ÇPK’ler endometrium ve over kanseridir. ÇPK’lerde sağkalım tek primer kanserlilere göre daha kötü ve çoklu ÇPK sayısı arttıkça sağkalımlar daha kötü olmaktadır (p<0,001). Olguların %18,2’si senkron, %81,8’i metakron olup sağkalım açısından istatistiksel olarak aradaki fark anlamlı değildir (p=0,506). Sonuç: EÜH Hastanesi veri tabanında %5,1 ÇPK saptanmış olup yıllara göre bir artış eğilimi vardır. Senkron veya metakron gelişen ÇPK’lar da sağkalım farkı bulunmamıştır. Çoklu primer kanserlerde sağkalım tekli kanserlere göre daha kötü olup ÇPK sayısı arttıkça GSK’lar daha kötü olmaktadır.

Send a message
How can we help?
We usually respond in a few hours.